google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz: Eylül 2017

30 Eylül 2017 Cumartesi

TEST 14

1.      Nominal faiz oranı %10 iken, 4 ayda bir faizlendirme yapılması halinde efektif faiz oranı ne olur?
a.       %10
b.      %10,34
c.       %10,38
d.      %10,43
cevap 

2.      Faiz oranının %80, enflasyon oranının %60 olduğu bir durumda reel faiz oranı yüzde kaçtır?
a.       %12,5
b.      %17,5
c.       %20

3.      Türkiye’de hangi yıl mevduatın reel faizi negatif olarak gerçekleşmiştir?
a.       2002
b.      2007
c.       2009
d.      2014

          4.      “Yabancı yatırımcının 2008-2016 yılları arasında Türkiye’de mevduat hesaplarında sağladığı reel faiz, yerli yatırımcıdan daha fazladır.” Bu ifade…
a.       Doğrudur
b.      Yanlıştır

5.      Aktif büyüklüğü açısından katılım bankalarının bankacılık sektörü içindeki payı yaklaşık olarak yüzde kaçtır?
a.       %2
b.      %5
c.       %8
d.      %12

6.      Katılım bankalarının sektördeki payı hangi alanda daha yüksektir?
a.       Krediler
b.      Mevduat

7.      Türkiye’de bankaların fon kaynaklarının yaklaşık yüzde kaçını vadesiz mevduatlar oluşturmaktadır?
a.       %5
b.      %10
c.       %15
d.      %20

8.      Fed en son hangi yıl faizleri azaltmaya başladı?
a.       2006
b.      2007
c.       2008
d.      2009

9.      Fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artışlar nasıl adlandırılır?
a.       Deflasyon
b.      Enflasyon
c.       Resesyon

10.  Hangi ekonomik sorunumuzu kısa vadede çözme ihtimalimiz daha azdır? Tartışınız…
a.       Enflasyon
b.      Cari açık

25 Eylül 2017 Pazartesi

Kurda Bir Sonraki Atak

Son yazılarım para politikası üzerine oldu.

Öncelikli G20 ülkeleri içinde en yüksek enflasyon oranına sahip ülke olmamıza rağmen, diğer ülkeler ile karşılaştırdığımızda Merkez Bankası para politikasının yeterince sıkı olmadığını belirtmiştim. En sıkı politikayı Brezilya ve Rusya’nın uyguladıklarını böylece enflasyon oranlarını da düşürebildiklerini, diğer taraftan Türkiye gibi Meksika’nın da yeterince sıkı bir politika uygulamadığını dolayısıyla onlarında da bizim gibi enflasyon oranını düşüremediklerini ifade etmiştim.

Daha sonra Merkez Bankasının uyguladığı bu politikanın bugüne özgü olup olmadığını incelemiş ve benzer politikaların 2011 yılından bu yana süregeldiğini anlatmaya çalışmıştım. Yani yüksek enflasyon sorunumuz var, buna karşılık yeterince sıkı bir politika uygulamıyoruz. Dolayısıyla enflasyon düşmediği gibi negatif reel faizden dolayı tasarruflar dövize yönleniyor ve dolarizasyon gerçekleşiyor. Böylece dövizli hesapların toplam mevduat içindeki oranı %30 seviyesinden %45’e dayanmış bulunuyor.

Son yazımda da 2011 yılından bu yana doların TL karşısındaki hızlı yükselişlerine Merkez Bankasının cevabı ve sonrasında kurun hareketini değerlendirmiş aşağıdaki tespitlerde bulunmuştum:
1)      Merkez faiz silahını çekince sıcak para kurun ateşini söndürüyor.
2)      MB faiz artışı kurdaki artıştan sonra geliyor.
3)      Artan faiz, kuru bir miktar geriletse de kur eski seviyesine dönmüyor.

Bu yazımda da Fed’in son kararları doğrultusunda kur ve faizlerde bizi nelerin beklediğini değerlendirmeye çalışacağım. Ekonometri veya yapay zekâ modelleri ile kurların yönünü tahmin etmeye çalışan akademik çalışmalar literatürde bulunsa da, kur tahmininin en zor konularından biri olduğunu kabul etmek gerekir. Fed son toplantısında Ekim ile birlikte bilanço küçültmeye başlayacağını yani piyasalardan likidite çekmeye başlayacağını duyurdu. Aynı zamanda Aralık ayında faiz artırabileceğini de ortaya koymuş oldu.

Son bir yılda dolar üzerinde neler etkili oldu kısaca hatırlayalım. ABD’nin sürpriz gelen seçim sonucu ile 2016 yılsonunda dolar güçlenmeye başladı. Bu durum Fed’in bu yıl 4 kez faiz artıracağı beklentisi ile birleşince dolar yılbaşında zirve seviyeleri gördü. Mart ayı ile birlikte Fed’in bu yıl 4 değil 3 faiz artışı yapacağı fiyatlanmaya başladı ve Dolar/TL’de düşüş devam etti. Merkez Bankasının faizleri önemli ölçüde artırmasıyla birlikte ülkemize sıcak para girişi arttı böylece dolardaki değer kaybı hızlandı. Son olarak Trump faktörü, ABD’de bir türlü yeterince yükselmeyen enflasyon ve kasırgaların ABD ekonomisine olan olumsuz etkileri nedeniyle Fed’in 2017 yılında 3 de değil sadece 2 kez faiz artışı yapabileceğini gündeme getirdi. Zaten bu artışlarda yapılmıştı. Yani daha önce Aralık ayında yapılması kuvvetle beklenen 3. faiz artış ihtimali sayılan sebeplerden dolayı azalınca, dolar değer kaybetmeye başladı ve 3.40’nın da altını görmüş oldu. Fed’in Eylül ayı toplantısıyla birlikte Aralık ayında faiz artışı yapma ihtimali tekrardan kuvvetlendi ve böyle olunca da dolar değer kazandı.

Fed’in 2018 yılında da 3 kez faiz artışı yapması bekleniyor. Bu konuda yavaş hareket edilmesi kurların dalga boyunu azaltıyor olsa da, beklentilerdeki değişim cari açığı yüksek bizim gibi ülkelerin para birimlerine önemli ölçüde yansıyabiliyor. Küresel krizden bu yana finansal piyasalar hiç olmadığı kadar likiditeye boğuldu. Artık Fed bu likiditeyi finansal piyasalardan Ekim ayı ile birlikte çekmeye başlıyor. Bu da bizim gibi cari açık veren, yani yabancıların tasarrufuna ihtiyaç duyan ülkeleri zora sokacak gibi gözüküyor. ABD faizlerinin artması fonların gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru akmasını beraberinde getirebilir. Sayılan nedenler doların gelişmekte olan ülke paralarına göre değer kazanacağı anlamına gelebilir.

Peki, Türk Lirasının değer kazanmasına neler neden olabilir. Bu konuya en başta benzer ülkelere göre en yüksek faiz oranına sahip ülke olduğumuzu belirterek başlayalım. Yani sıcak para olarak adlandırılan kısa vadeli fonları, ülkemize yüksek faiz ile çekebiliriz. Zaten son aylarda da bu durum kurlar üzerinde etkili oldu. Ancak gelişmiş ülkelerde faizlerin artıyor olması bu durumun etkisini azalttığı da bilinmeli. Onlar faiz artırırken biz, zaten faiz oranımız çok yüksek diye gerektiğinde artıramazsak sıcak parayı çekmemiz zorlaşır. Şüphesiz yüksek faiz verip sıcak parayı çekmek marifet de değildir. Risklerinizi azaltamıyorsanız diğer taraftan cari açığınız yüksek ise buna mecbur kalabiliyorsunuz. Türk Lirasını destekleyebilecek bir diğer faktör de geçmişteki aşırı değer kayıpları olabilir. Türk Lirası son yılların en fazla değer kaybeden para birimlerinden biri oldu. Küresel krizden bu yana bakıldığında da durum böyle. Dolar karşısında en çok değer kaybeden para birimi Türk Lirası oldu. 

Türk Lirası Dolar karşısında neden zaman zaman hızlı değer kayıpları yaşıyor? Çeşitli nedenler ve çeşitli araçlar ile kurları baskılıyor olmamızın bu durum üzerinde ektisi olabilir. Benim görebildiğim kadarıyla 2001 yılına kadar sabit döviz kuru sistemi ile sonrasında da yüksek faiz politikaları ile kurları baskıladığımız için bazı riskler gerçekleştiğinde kurlarda dönem dönem sıçramalar meydana gelmiştir. Günümüzde ise hem faiz hem de kurların yüksek olduğu bir durum söz konusudur. Küresel kriz ile yaşanan bol para dönemi boyunca gerekli yapısal reformları yapamamış olmamız ve jeopolitik riskler dikkate alındığında, doların güçlenmesi halinde bu durumdan en çok etkilenecek olan para biriminin Türk Lirası olabileceğini belirtebiliriz. İlerleyen süreçte Merkez Bankasının faizleri azaltması da bu duruma etki edecektir. Zira geçmişte kurlarda atak faiz oranlarının görece düşük tutulduğu dönemlerde gerçekleşmiştir. Yapısal reformlara yönelmeden, enflasyon sorunumuza odaklanmadan geçmişte olduğu gibi kuru baskılamaya çalışırsak, gerek dış gerekse iç risk kaynaklarından dolayı kurlar geçmişte olduğu gibi gelecekte de sıçramalar gösterebilir. Bunu neyin tetikleyebileceğini kestirmek mümkün değildir. Herkes mevcut risk ve potansiyel getiriyi değerlendirerek kararını kendisi vermelidir. Burada yazılanlar yatırım tavsiyesi değildir.

22 Eylül 2017 Cuma

Faiz Silahını Çekince

Son iki yazımda, önce Merkez Bankasının yüksek enflasyon ile mücadele eden ekonomilere göre yeterince sıkı bir para politikası uygulamadığını ortaya koymuştum. Sonra da Merkez Bankasının bu politikasının bugüne özgü olmadığını, geçmiş yıllarda da benzer bir politika sergilediğini anlatmaya çalışmıştım.

Bu yazımda da gazetelerin ekonomi haberlerinde zaman zaman manşet olan bir başlık kullandım. Merkez Bankasının çeşitli nedenler ile kurlardaki hızlı yükseliş sonrası yaptığı yüksek faiz artışlarının etkisini değerlendirmeye çalışacağım. Önce basit bir hesaptan bahsedelim. Ülke olarak faizleri artırdığınızda, kendisine yüksek getiri arayan sıcak para o ülkeye giriş yapar, yani yabancı yatırımcı dövizini TL’ye çevirir başta devlet borçlanma araçları olmak üzere TL cinsinden yüksek faiz taşıyan menkul kıymetleri satın alır. Böylece döviz bollaşır ve değeri düşer. Başka bir ifade ile TL değer kazanır. Bu anlatmaya çalıştığım mantık ülkemizde nasıl işledi buna bir bakalım.

2011 yılından bu yana döviz kurlarının hızla yükselişe geçtiği 3 dönem karşımıza çıkıyor. Bu durumlar aşağıda yer alan grafiklerde bulunuyor. Kurun hızlı ve yüksek artışları sonrasında Merkez Bankasının yaptığı faiz artışını ve sonrasında kurun nerede dengelendiğini değerlendirmeye çalışalım.

Aşağıda yer alan grafik 2011 – 2012 yıllarındaki ilk döneme ait. Dolar TL 1,50 seviyesinden 1,92’ye kadar yükselerek %28 oranında artış gösteriyor. MB ise faiz oranlarını %6,25’ten %11,93’e kadar çıkararak %91 oranında arttırıyor. Tarih aralıklarını değiştirdiğinizde şüpheniz oranlar da kısmen değişecektir. Ancak MB’nin faiz artışlarının dolardaki artışa paralel gerçekleşmediği ve MB’nin bir süre beklemede kaldığı grafikten görülüyor. Sonrasında yüksek faiz kur üzerinde beklenen ektiyi gösteriyor ve Dolar TL bir miktar geriliyor. MB faizleri tekrardan aşağıya çekiyor ve kur 1,80 seviyesinde dengeleniyor böylece gördüğü zirveye göre %6 oranında değer kaybediyor.


İkinci dönem 2013 – 2014 yıllarını ait. Bu sefer MB faiz artışları kurdaki artışa önce eşlik ediyor. Sonra kur yükselmeye devam ederken MB faizi yatay seyretmeye başlıyor ve sonra ise kurun hızlı yükselişi geliyor. Bu süreçte Dolar TL %30 oranında artış gösterirken, faiz %100 oranında artış gösteriyor. Faiz artışı yine beklenen etkiyi yapıyor ve Dolar TL gördüğü zirveden %8 oranında gerileyerek dengeleniyor.


3. dönem güncel durumu da kapsayan 2016 – 2017 yıllarına ait. Ocak 2017 yılı ile birlikte MB’nın faizleri önemli oranda artırmasıyla birlikte ilk olarak Mahfi Eğilmez Bey bu konuyu gündeme getirmiş ve faiz kur ilişkisini bir kez daha bizlere hatırlatmıştı. Bu süreçte de Dolar TL yükselişini 3,88’e kadar sürdürerek %34 oranında artış gösteriyor. MB faizi ise %55 oranında artıyor. Sonrasında %11’lik bir geri çekilme gerçekleşiyor.


Üç dönemin değerlendirmesini bir tabloda bir araya getirelim. Aşağıda yer alan tabloda Doların TL karşısındaki artışının her dönem biraz daha yüksek oranda gerçekleştiğini görüyoruz. Merkez Bankasının faiz artış oranı ise ilk iki dönemde yüksek son dönemde faizlerdeki artış kısmen düşük, %55 düzeyinde. Faiz artışlarından sonra kurda geri çekilmeler görülmüş. Bu geri çekilmelerde her seferinde daha yüksek bir oranla gerçekleşmiş. Yani yüksek artış sonrasında daha yüksek bir azalış gerçekleşmiş.


$/TL Artış Oranı
Faiz Artış Oranı
$/TL Azalış Oranı
1. dönem 2011 - 2012
28%
91%
6%
2. dönem 2013 - 2014
30%
100%
8%
3. dönem 2016 - 2017
34%
55%
11%

Şüphesiz döviz kurları birçok faktörden etkileniyor. Aynı zamanda her dönemin kendine özgü dinamikleri de söz konusu. Ancak faiz artışlarının kur üzerinden yaptığı etki de ortada. Bu durum sadece son yıllara özgü de değil. Biraz daha gerilere ait bir örnek daha görmek isterseniz bu konuyla ilgili iki yazımı da okuyabilirsiniz. 


Öyleyse genel bir değerlendirme yapalım.

         -  Merkez faiz silahını çekince sıcak para kurun ateşini söndürüyor.
      -   MB faiz artışında temkinli davranıp acele etmiyor. Geç kaldığını söylemek belki daha doğru olabilir. Faiz artışı kurdaki artıştan daha sonra geliyor. MB’ye yöneltilen eleştirilerin başında bu beklemenin geldiğini de belirtelim.
        -  Artan faiz, kuru bir miktar geriletse de kur eski seviyesine dönmüyor.

Geçmişte olan bu. Gelecekte aynen devam eder mi bilemeyiz. Ancak olan biteni anlamadan geleceğe dair öngörülerde de bulunamayız. Peki, kurda bir sonraki atak ne zaman gelir? MB ne yapar? Faiz silahına davranmak zorunda kalır mı? Yine yavaş mı hareket eder? Bu sorulara da sonraki yazımda cevap arayalım. 

20 Eylül 2017 Çarşamba

Enflasyonla Mücadele Tarzımız

Önceki yazımda dünyanın en büyük 20 ekonomisi ile karşılaştırıldığında Türkiye’nin yüksek enflasyon ile mücadelede yeterince sıkı bir para politikası uygulamadığı değerlendirmesinde bulunmuştum. Durum enflasyon oranı en yüksek, yani enflasyon ile mücadeleye en fazla ihtiyacı olan ülke olmamıza rağmen böyleydi. Peki, yeterince sıkı para politikası yürütmeyen Merkez Bankasının izlediği bu politika tarihsel süreç içinde değerlendirilirse nasıl bir tablo karşımıza çıkar? Yani günümüzde enflasyon ile mücadelede yeterince sıkı para politikası uygulamayan Merkez Bankası geçmişte de böyle miydi? Bu yazıda da bu soruya cevap arayalım.

Fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artış olarak tanımlanan enflasyon talep veya maliyet kaynaklı olabilir. Genel olarak para miktarının hızla artışı ile talep enflasyonunu karşımıza çıkarmaktadır. Döviz kurlarındaki yüksek artışlar ise zaman içinde maliyet enflasyonu olarak önümüze gelmektedir. Son aylarda kurlardaki artışın etkisiyle maliyet enflasyonu zannımca daha çok ağır basmakta ve enflasyon oranımız çift hanede bulunmaktadır.

İnsanlar tasarrufta bulunduklarında enflasyonun üzerinde bir getiri elde eder böylece satın alma güçleri artar ise tasarruflarını artırma çabası içinde olurlar. Aksi takdirde, tasarrufların artış hızı enflasyonun gerisinde kalıyor ise bu durumda da insanlar tasarrufta bulundukları zaman satın alma güçleri azalacağı için tasarrufu değil tüketimi tercih ederler. Çünkü tasarrufta bulunursa belirli bir miktarda para ile alabildiği mal ya da hizmeti ileride alamayacak demektir. Faiz oranları arttığında insanların tasarrufa meyli artar. Faiz oranından enflasyonun arındırılması ile reel faize ulaşılır. Reel faiz ne kadar yüksek ise tasarruflar o kadar teşvik edilmiş olur. Özellikle bizim gibi tasarruf açığı olan ülkelerde faiz oranlarının enflasyon oranının üzerinde olması enflasyonu düşürmenin ötesinde öneme sahiptir.

Diğer taraftan yüksek faiz oranları sıcak parayı ülkeye çekerek döviz kurlarının azalmasına ya da fazlaca yükselmemesine katkı sağlar. Bu durum da yine bizim gibi cari açığı yüksek ülkeler için önem arz etmektedir. Yani yüksek faiz ile hem talebi ve hem de döviz kurlarını baskılamış olursunuz. Böylece enflasyon oranının azalmasını bekleyebilirsiniz. Ancak burada döviz kurlarının aşırı derecede düşüp ithal malları ucuzlatarak talebi artırmamasına da dikkat etmek gerekir. Yüksek faiz enflasyon oranına bu açıdan katkı sunarken ekonomi üzerinde olumsuz etkileri de bulunmaktadır. Özellikle yatırımlar bu durumdan olumsuz etkilenir. Girişimcilerin yüksek faiz maliyetinden dolayı yatırım iştahları azalır. Aynı zamanda maliyetleri artacağı için bu durumdan enflasyon olumsuz etkilenebilir. Yüksek faiz ekonomiyi soğutarak büyümeyi de baskılar. Dolayısıyla enflasyon ile mücadele, büyümeden bir miktar feragat etmeyi gerektirmektedir.

Enflasyon ile mücadele ediyor muyuz?

Önceki yazımda da belirttiğim üzere merkez bankaları faiz oranları, açık piyasa işlemleri, zorunlu karşılık oranları gibi para politikası araçlarını kullanarak fiyat istikrarını sağlamaya çalışırlar. Ancak faiz oranları bu araçlar içinde özel bir öneme sahiptir. Aşağıda yer alan grafikte 2011 yılından bu yana ülkemizde Merkez Bankası faizi (AOFM), enflasyon oranı ve reel faiz oranı bulunmaktadır.

Grafikte MB faizi ve enflasyon oranının birbirine çok yakın seyrettiğini görüyoruz. Bu süreçte yıllık enflasyon oranı en yüksek %11,87 en düşük %3,99 olarak gerçekleşmiştir. MF faizi ise en yüksek %12,01 en düşük %4,52 olmuştur. Faiz oranının enflasyon oranından arındırılması ile ulaşılan reel faiz ise en yüksek %2,36 en düşük -%3,81 olmuştur. Ortalama değerlere bakarsak MB faizi %7,9, enflasyon oranı %8,1 ve reel faiz -%0,2’dir. Tasarruflarını mevduat hesaplarında değerlendiren mudiler için de benzer bir durum söz konusudur. Merak eden ilgili yazıya göz atabilir.


Aslında bu grafik enflasyon oranını neden düşüremediğimizi bize göstermektedir. Uygulanan negatif reel faiz politikası insanları tasarrufa değil tüketime sevk etmiştir. Zira tasarrufta bulunup bunu banka hesabında değerlendirirlerse satın alma güçleri artmayacak aksine azalacaktır. Yani tasarruf yapan bu süreçte adeta cezalandırılmıştır. Hal böyle olunca talep frenlenememiş enflasyon oranı da bundan dolayı azalamamıştır. Tasarrufu teşvik edip talebi baskılamanız için pozitif reel faiz gereklidir.

Uygulanan negatif reel faiz politikası enflasyonu düşüremediği gibi önemli bir sonuç daha ortaya koymuştur. İnsanlar Türk Lirası ile tasarrufta bulunduklarında adeta cezalandırıldıkları için tasarruflarını TL yerine döviz hesaplarında değerlendirmeye başlamışlardır. Böylece döviz hesaplarının toplam mevduat içindeki oranı %30 seviyelerinden %45’e dayanmıştır. Dolarizasyon olarak adlandırılan bu durum şüphesiz ekonomi için birçok riski beraberinde getirmektedir.      

Merkez Bankasının bu süreçte uyguladığı politika şuna benzetilebilir. Hasta olduğunuzda hani hemen antibiyotik kullanmak istemez ateş düşürücü vs. ile hastalığı atlatmaya çalışırsınız ya... Bunun için dış koşullar da çok önemlidir. Bitki çayları, dinlenme vs. gerekir. Aynı zamanda hastalığın uzun sürmemesi de lazımdır ki sorun kronikleşmesin. Merkez Bankası aynen bu şekilde davrandı bu süreçte. Acaba ufak faiz artırımları ile durumu atlatabilir miyim diye gözledi hep. Ama olmadı. Parasal genişleme sayesinde ülkemize bol miktarda para akışının yaşanmasına ve enerji fiyatlarının önemli ölçüde azalarak bu duruma katkı sunmasına rağmen enflasyonu kontrol altına alamadık. Şimdi ise sorun kronik bir hal aldığı için (Bizim yıllardan bu yana süren bir enflasyon sorunumuz var. Burada kastım enflasyon oranının bu seviyelerde katılaşmış olması.) başta kullanması gerekenden daha kuvvetli bir antibiyotik kullanılması gerekiyor. Bu kadar uzun süre sorunu geçiştiren adımların bir faturası olarak… 

18 Eylül 2017 Pazartesi

Merkez Bankası Sıkı Para Politikası Uyguluyor mu?

Fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artışlar olarak tanımlanan enflasyon günümüzün en önemli ekonomik problemlerinden biridir. Ülkemizin çift haneli enflasyon oranından dolayı öyle söylüyor değilim, enflasyon yaygın bir problem. Ne var ki bazı ülkeler enflasyonun yüksekliğinden, bazı ülkelerden de düşüklüğünden dolayı mustarip…

Enflasyon başta gelir dağılımı adaletsizliği olmak üzere ekonomiye birçok olumsuz etkide bulunmaktadır. Türkiye ekonomisi bu etkilere uzun yıllardır mazur kalmaktadır. Enflasyon ile mücadelede başarılı olduğumuz bir dönem göstermek pek mümkün değildir. Diğer taraftan 2009 yılı itibariyle dünyayı etkisi altına alan küresel krizle birlikte özellikle azalan enerji fiyatlarının da etkisiyle, gelişmiş ülkeler ideal seviyelere yükselemeyen bir enflasyon oranı ile karşı karşıya kalmışlardır.

İdeal enflasyon oranı ne olmalı?

Bu önemli bir tartışma konusu. Burada genel kabule değinip, detaylı bilgi için sizi Mahfi Eğilmez Bey’in ilgili yazısına sizi yönlendireyim. Enflasyonun %2 seviyeleri ideal olarak kabul edilmektedir. Gelişmiş ülkeler genelde bu seviyeleri hedefler iken gelişmekte olan ülkeler bir miktar daha yukarıda bir hedef belirlemektedir. Örneğin TCMB’nin enflasyon hedefi yıllardır %5’dir.

Türkiye’nin enflasyon ile mücadeleye ihtiyacı var mı? 

Bu çok daha kolay bir soru oldu. Cevap, tabii ki evet. Aşağıda yer alan grafikte bu durum çok net olarak görünüyor. Türkiye, dünyanın en büyük 20 ülkesi içinde %10,7’lik enflasyon oranı ile başı çekiyor. Yani enflasyon ile mücadeleye en fazla ihtiyacı olan ülke Türkiye. Türkiye’den sonra %6,7 ile Meksika daha sonra %3 civarında enflasyon oranları ile sırasıyla Endonezya, Hindistan ve Rusya geliyor. Enflasyon oranı ABD’de %1,9, Euro alanında %1,5 iken, Japonya’da ise %0,4 ile en düşük enflasyon oranına sahiptir.


Yukarıda grafikte yer alan 12 enflasyon oranı %2 seviyesinin altındayken, 8 ülkenin enflasyon oranı %2 düzeyinden daha yüksektir. Yani bazı ülkelerin enflasyon oranı düşük bazılarının ki de yüksektir. Dolayısıyla bazı ülkeler enflasyonu artırmak için çaba sarf ederken bazı ülkelerde düşürmek için çaba sarf etmektedir. 

Enflasyon oranını ideal seviyesine ulaştırmak için başka bir ifade ile fiyat istikrarını sağlamak için para politikasının yürütümünden sorumlu merkez bankaları bazı araçlar kullanırlar. Para politikası araçları olarak adlandırılan bu araçların başında faiz oranları gelir. Basit bir şekilde anlatmak gerekirse, merkez bankaları faiz oranlarını artırarak talebi kısmaya ekonomik aktiviteleri yavaşlatmaya tasarrufları artırmaya böylece enflasyonu azaltmaya çalışırlar. Bu durumda uygulanan para politikasının sıkı olduğundan bahsedilir. Şayet enflasyon oranı yükseltilmek isteniyorsa faiz oranları azaltılarak bu amaca ulaşılmaya çalışılır. Bu durumda düşük faiz oranları ile merkez bankaları talebi canlandırarak enflasyonu artırmaya çalışırlar. Gelişmiş ülkelerin yıllardır uyguladığı bu politika henüz istenen sonuçları da vermiş değildir. 

Faiz oranları ele alınırken reel oranlara bakmak gerekir. Enflasyon oranının üzerinde elde edilen bir faiz satın alma gücünü artıracaktır. Örneğin belirli bir dönemde net %10 faiz getirisi elde edilirken enflasyon oranı da %10 olarak gerçekleşmişse bu durumda kişinin satın alma gücü değişmemiştir. İnsanların taleplerini kısıp tasarrufa yönelebilmeleri, faizlerin enflasyondan ne kadar yüksek olduğu ile alakalıdır. Elde edilen getirinin enflasyondan arındırılmasıyla reel faize ulaşılır. Yatırım kararlarında nominal faizden ziyade reel faiz önem arz eder.  

Merkez Bankası sıkı para politikası uyguluyor mu?

Merkez Bankası hemen hemen her açıklamasında sıkı para politikasına değinmektedir. Ancak Merkez Bankasının sıkı para politikası uyguladığı konusunda hemen herkes hem fikir değildir. Halbuki yukarıda yer alan grafikte sıkı para politikasına en çok ihtiyacı olan ülkenin Türkiye olduğunu da görmüştük. Aşağıda da aynı grafik yer almakta. Sadece sıralama enflasyon oranına göre değil, reel faize göre yapılmıştır.
   

Yukarıdaki grafikten görüleceği üzere en yüksek reel faiz Brezilya ve Rusya’ya aittir. Dolayısıyla bu ülkelerin sıkı para politikası uyguladığı söyleyebiliriz. Aynı zamanda bu yıl faiz oranlarında iki ülkenin de önemli indirimler yaptığını belirtmemiz gerekir. Yani yüksek faiz talebi daraltarak enflasyon oranını azaltmış, sonrasında Merkez Bankaları faiz indirimlerine gitmiştir. Ancak enflasyon ile mücadele ettikleri hala yüksek reel faizlerden görülmektedir. 

Türkiye ise enflasyon oranı en yüksek ülke olmasına rağmen reel faiz oranında 5. sırada yer almaktadır. Enflasyon oranı yüksek olan diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında, Türkiye’de faizlerin yeterince yüksek olmadığı belirtilebilir. Bu açıdan bakıldığında Meksika’nın da benzer şekilde enflasyonla mücadelede yeterince sıkı bir politika uyguladığı söylenemez. Grafikte reel faizlerin 13 yerde ise negatif olduğu görülmektedir. Bu ülkelerde de gevşek para politikası ile talebin artırılarak enflasyonun yükseltilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Gelişmiş ülkelerin enflasyonu %2 seviyesine çıkarmaya çalıştıkları ve yeni yeni bu amaca yaklaştıkları, gelişmekte olan ülkelerin ise enflasyon oranını %3’lere düşürmeyi başardıkları bir dönemde, biz yeteri mesafe kat edemedik. Yüksek enflasyon oranı ile ekonomi de yol almamız maalesef mümkün olmamaktadır. Dönem dönem bazı kazanımlar söz konusu olsa da sürdürülebilmesi mümkün olmamaktadır. Enflasyon problemimize merkeze oturtmadıkça da bu konuda başarı sağlamamız da mümkün görünmemektedir. Son zamanlarda ise önceliğin daha çok büyüme konusuna verildiği görülmektedir.

Son olarak, enflasyonla mücadeleye en fazla ihtiyacı olan Türkiye’nin, bu konuda ortaya koymuş olduğu çabanın yetersiz olduğu söylenebilir.

16 Eylül 2017 Cumartesi

Bütçe Açığı Artmaya Devam Ediyor

Genişlemeci maliye politikasının etkisi ile bütçe açığı artmaya devam ediyor. Ağustos ayı bütçe gerçekleşmeleri açıklandı. Uzun yıllardır sürdürülen mali disiplinden yavaş yavaş uzaklaştığımızı görüyoruz. Öncelikle rakamlara bir göz atalım. Sonra da bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

Aşağıda yer alan grafikte aylık bütçe dengesi yer almakta.  2016 yılı ağustos ayında 3,6 milyar TL fazla veren bütçe, 2017 yılında 874 milyon TL açık verdi.


Ağustos ayında bütçe gelirleri önceki yılın aynı ayına göre %12 oranında artarak 57 milyar TL olurken, bütçe giderleri %22,4 oranında artarak 57,9 milyar TL’ye yükseldi. Ağustos ayında geçen yılın aynı ayına göre bütçe gelirleri de bütçe giderleri de artış göstermiş oldu.


Aşağıda yer alan iki grafikte de 2016 ve 2017 yılının ilk sekiz aylarının bir karşılaştırması bulunmaktadır. Ocak – Ağustos 2016 döneminde bütçe 4,9 milyar TL fazla vermişken, Ocak – Ağustos 2017 döneminde bütçe 25,2 milyar TL açık verdi. 


Ocak – Ağustos 2017 döneminde bütçe gelirleri önceki yılın aynı dönemine göre %10,9 oranında artarak yaklaşık 408,7 milyar TL olurken, bütçe giderleri %19,3 oranında artarak yaklaşık 433,8 milyar TL’ye yükseldi.


2016 yılı ile karşılaştırdığımızda bütçede belirgin bir bozulma söz konusu. Ekonomik büyümeyi artırmayı tercih etmiş olmanın da bir bedeli. Uygulanan genişlemeci maliye politikasının sonucu da denebilir.

Bardağın dolu ve boş yanlarını ayrı ayrı değerlendirelim. Önce işe olumlu tarafından bakalım. Avrupa Birliği’nin ekonomik kriterlerine göre bütçe açığının GSYH’ye oranı %3’ü aşmamalıdır. Bizde bu oran yıllardır %1 seviyelerindedir ve AB ülkeleri içinde en iyi oranlardan biridir. Yani ülkemizde yıllardır mali disiplin söz konusudur. Mali disiplinin önemine dair ilave bilgiler için ilgili yazı okunabilir. Sağlanan ekonomik kazanımlarda da büyük role sahip olmuştur mali disiplin. 2017 yılı ile birlikte risklerin belirmesiyle buradaki alanın (%1 - %3) kullanılıyor olmasının çok fazla mahsuru olmayacağı düşünülebilir. Yetkililerde böyle ifade ediyorlar zaten. Dolayısıyla bu alan kullanılarak sağlanacak ekonomik büyümenin tercih edilmiş olması iyi bir tercih olarak görülebilir. Ancak bu noktada altını çizmemiz gereken bir husus da vardır. Ekonomi %5 gibi bir hızla büyürken bütçe açığının artması düşündürücüdür. Çünkü bu durum büyümenin sürdürülebilirliği konusunda tereddütler oluşturmaktadır. Diğer taraftan ekonomik büyüme hız kestiğinde bütçe açığın nerelere varabileceğini de düşünmek gerekir. Öyle ya da böyle bütçe açığı karşılığında ekonomik büyümeyi aldığımızı belirterek iyi bir alış veriş yaptığımız düşünülebilir. Gerçi bence pek de öyle değildir.

Bardağın boş tarafına bakarsak da, bu yılki bütçe açığının geçmiş yılların 2 katında fazla, 60 milyar TL civarında olacağı belirtiliyor. Bütçe açığının önceki yıllara göre %100’den fazla artışı şüphesiz piyasalarda tedirginlik oluşturuyor. Böylece bütçe açığının GSYH’ye oranı %2’yi aşabilecek. Yıllardır %1 seviyesinde seyreden bu oranın birden sıçrama göstermesi önem arz ediyor. Burada önemli olan ipin elde kaçıp kaçmaması. Öncelikle bütçe açığında artık %1 seviyelerine dönmemizin oldukça zor olduğunu düşünüyorum. Peki, daha da yukarıya gider mi? Öncelikle gitmemesi gerektiğini belirtelim. Çünkü ekonomi olarak elimizde tek çapamız bu kaldı. Dış finansman ihtiyacımız artarken mali disiplini kaybetmek çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bence mali disiplinin elden kaçırılma riski yok da değildir. Bu yıl %2 olursa 2018’de de %3’e tırmanabilir. Çünkü yap-işlet-devret uygulaması ile verilen gelir garantileri her geçen yıl bütçeye daha fazla yük getirecektir. Özelleştirme gelirleri bundan sonra eskisi kadar bütçeyi destekleyemeyecektir. Yine bu yıl hız verilen Kredi Garanti Fonu uygulaması önümüzdeki birkaç yılda bütçeye önemli bir yük getirebilir. Bu uygulama mevcut haliyle birkaç yıl içinde bütçeye 20 milyara varan bir yük getirebilir. Ancak KGF uygulamasının devam ettirilmesi de zaman zaman gündeme gelmektedir ki, bu da bütçeye daha fazla yük demektir. 

Bu yıl bozulan bütçe görünümünün yanı sıra, sayılan nedenlerden dolayı önümüzdeki yıllarda da geçmiş yıllardaki düzeylere muhtemelen geri dönemeyecek olmamız, ülkemizin en önemli risklerinden biridir.