google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz: Şubat 2018

28 Şubat 2018 Çarşamba

Sıcak Para

Sıcak para ekonomi gündemimize zaman zaman girmekte ve ilgi çeken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sıcak para nedir? Sıcak para bir ülkeye niçin gelir? Sıcak para kısa vadeli midir? Türkiye sıcak paraya bağımlı mıdır? Sıcak paraya vergi uygulanmalı mıdır? Bu yazımızda bu sorulara cevap vermeye çalışalım.

Sıcak para nedir?
Sıcak para bir ülkeye doğrudan yatırımlar dışında gelen yabancı paradır. Genellikle sıcak para denildiğinde hisse senedi, tahvil gibi finansal araçlarda değerlendirilmek üzere o ülkeye gelen yabancı paralar akla gelir. Aynı zamanda bir ülkenin hisse senedi ve tahvil piyasasına gelen sıcak para, portföy yatırımları olarak da adlandırılır. Ancak sıcak para bu finansal araçlar ile sınırlı değildir. Başta bankalar olmak üzere finansal kesime ve reel sektöre yabancılar tarafından açılan krediler ve yabancıların açtırdığı mevduat hesapları da sıcak para olarak değerlendirilmektedir. Özetle sıcak para deyince, yabancıların hisse senedi, borç senedi satın almak, mevduat veya tevdiat hesabı açtırmak veya belirli antlaşmalar ile borç vermek sureti ile ülkeye getirdikleri yabancı para yani döviz akla gelmelidir. Özellikle cari açık veren Türkiye gibi ülkelerde ortaya koyduğu sonuçlar açısından, sıcak paranın ülkeye girişinden ziyade çıkışının daha çok önem arz ettiği belirtilebilir. 

Sıcak para bir ülkeye niçin gelir?
Kendi ülkesinde veya başka diğer ülkelerde elde edebileceği getiriden çok daha fazlasını kazanacağını bildiği veya umduğu için gelir. 

Sıcak para kalıcı mıdır?
Değildir. Ülke riskinde beklenenin üzerinde bir artış olması durumunda sıcak para hızla ülkeyi terk edebilmektedir. Özellikle likiditenin yüksek olduğu hisse senedi ve tahvil piyasasında ani çıkışlar görülebilmekte bu durum kur artışlarını da beraberinde getirmektedir. Ancak finansal veya reel kesime açılan kredilerde durum biraz farklıdır. Örneğin bir bankanın yurt dışındaki bankalardan 1 yıl vade ile kullandığı bir sendikasyon kredisi vadesinde ödenecektir veya yenilenebilecektir. Uygulamada bu kredilerin yurt dışı finansman koşulları ve ülke riskine göre değişen faiz oranlarıyla yenilendiği böylece bu yolla ülkeye gelen sıcak paranın uzun süre ülkede kalabildiği görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında bu tür krediler için sıcak para yerine “ılık para” ifadesinin kullanılması daha uygun olabilir. Ilık para konusunu başka bir yazıda daha yakından ele alalım.

Sıcak paraya bağımlı mıyız?
Bir örnek ile bu sorunun cevabını arayalım. Belirli bir dönemde 100 TL geliriniz var ve siz 125 TL harcama yapıyorsunuz. Olmayan parayı harcayamayacağınız için; 25 TL borçlanmanız, yeteri kadar borç bulamazsanız da acil durumlar için bir kenara koyduğunuz paranızdan kullanmanız ya da sahip olduğunuz bir varlığı satarak fazla harcamanızı finanse etmeniz gerekmektedir. Diyelim ki; gelirinizin üzerinde harcamış olduğunuz 25 TL’nin 15 TL’sini kısa vadeli veya bir vadeye bağlı olmaksızın bir yakınınızdan “ne zaman istersen o zaman bir yolunu bulur öderim” şeklinde borçlandınız. 5 TL’lik uzun vadeli borçlanma gerçekleştirdiniz. Daha fazla borçlanma imkânınız yoktu ve 125 TL harcayabilmek için acil durumlarda kullanmak üzere bir kenara ayırdığınız paradan 5 TL kullandınız. Bu durumun uzun yıllar devam ettiğini yani her yıl gelirinizden fazla harcama yaptığınızı düşünelim. Bu fazla harcamayı borçla finanse ediyorsunuz. Bazen ihtiyacınızdan fazla borçlanıyor ve fazlalığı bir kenara koyuyorsunuz. Bazen de yeterinde borç bulamıyor acil durumlar için ayırdığınız paradan kullanıyorsunuz. Bu durum yıllar yılı bu şekilde devam ediyor. Sizce bu kişi sıcak paraya bağımlı mıdır? Yani örnekteki 25’lik açığın 15 TL’sini finanse ettiği sıcak paraya bağımlı mıdır? 

Türkiye 2017 yılında 47,1 milyar dolar cari açık verdi. Cari açığın finansmanı, yukarıda verdiğim örnekteki gibi oldu. Bu açığın 30,8 milyar doları sıcak para ile 8,1 milyar doları da soğuk para ile finanse edildi. Açığı kapatmaya borçlanmalar yetmedi ve 8,2 milyar dolarlık rezerv kullanımı gerçekleşti. Türkiye yıllardan beri cari açık veriyor ama genelde cari açıktan fazla borçlanma gerçekleşiyordu. Ancak 2017 yılında borçlanmalar açığı kapatmaya yetmedi. Aşağıda yer alan grafikte de görülen bu durum, cari açığın finansman kalitesindeki kötüleşmeyi bize gösteriyor.

    
Türkiye’nin kısa vadede cari açıktan kurtulabilmesi pek mümkün görünmüyor. Uzun vade için ise evet, İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız” diyor. Uzun vade için tahmin yapmak kolay değil. Ancak uzun vadede cari açığı fazlaya çevirmeye dönük bir çabamız olmalı. Bunu da, bir cümle ile ifade etmek gerekirse, katma değeri yüksek üretim ile gerçekleştirebiliriz.

Sıcak paraya vergi uygulanmalı mıdır?
Yabancı yatırımcı 2017 yılında Türkiye tahvil piyasasında %14’leri aşabilen oldukça yüksek seviyelerde bir faiz geliri elde etti. Hisse senedi piyasasında ise BIST 100 endeksinin getiri oranı %52,1 oldu. Bu oranlar yıllık ve çoğu yerde göremeyeceğimiz kadar yüksek oranlar. Tabii bu piyasalarda yatırım yapan yerli yatırımcılar da bu kazançları elde etti. Ancak yabancı yatırımcılar için iki unsur bu durumu farklılaştırıyor. Ülkemizde, benzer ülkelerin hiçbirinde göremeyeceğimiz yüksek enflasyon oranları bu getirileri eritiyor. Yabancı yatırımcının ise böyle bir sorunu bulunmuyor, o Türkiye’de yaşamıyor dolayısıyla yüksek enflasyon oranı onu etkilemiyor. İkincisi kur farkları. Şayet yabancı yatırımcı Türkiye’de yatırıma başladığı ve yatırımını sonlandırdığı dönemde TL değer kazanmışsa bu yatırım “tatlının kaymaklısı” haline geliyor. Yani yüksekten bozdurduğu dövizi daha düşük kurdan geri alarak ilave bir kazanç elde etmiş oluyor. Şüphesiz bu durumun tersi de yabancının getirisini azaltıyor. Bütün bunlar dikkate alındığında yabancı yatırımcıdan ilave vergi alalım düşüncesi akla geliyor.

İktisatçı James Tobin tarafından sıcak paraya vergi uygulaması öne sürülmüştür. Tobin vergisi olarak adlandırılan bu vergi yabancının görece yüksek kazancını azaltmaktan ziyade sıcak paranın hareketini yavaşlatmayı hedeflemektedir. Sıcak paranın hızlı hareketinin borsalar ve kurlarda çok yüksek dalgalanmalara neden olduğu bilinmektedir. Piyasalardaki ani dalgalanmalar da krizleri tetikleyebilmektedir. Tobin vergisi sıcak paranın hareketini yavaşlatarak piyasalardaki dalgalanmayı azaltabilir. Ancak bu durum sıcak paranın o ülkeye gelmesini de engelleyebilir. Türkiye gibi yüksek cari açığa sahip ülkelerde bu verginin uygulanması pek kolay görünmemektedir. 
     
Küresel kriz ile başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde başlayan parasal genişleme sürecinde, gelişmekte olan ülkelere ciddi miktarlarda para akımları gerçekleşti. Bu sürecin her ne kadar sonuna gelinse de, uluslararası piyasalardan bir şekilde borç bulabiliyorsunuz. Ancak katlandığınız maliyet yani borçlanma faizi yüksek oluyor. Yüksek faiz vererek borçlanmak günü kurtarsa da ileride büyük sorunlara yol açabiliyor. Hatta 2017’de ülkemizde olduğu gibi yüksek faize rağmen yeterince sıcak para çekemiyor, rezerv kullanımı gerçekleştirmek durumunda kalabiliyoruz. Buna ise içeride genişlemeci maliye politikası ve buna bağlı olarak artan borçlanma ihtiyacı, dışarıda ise Fed’in faiz artırımları ve bilanço küçültmeye başlamış olmasına paralel olarak yükselen ABD faizlerinin neden olduğu belirtilebilir. ABD’de faizlerin yükselmesi yatırımcıların risk iştahını azaltarak gelişmekte olan ülkelerden çıkmalarını beraberinde getirebilir. Aslında önemli olan konu cari açığın finansmanı için yeterince soğuk para çekemememiz ve sıcak paraya bel bağlamamızdır. Sıcak para görüldüğü üzere bizi yüksek faize mahkûm edebilmektedir.

Türkiye’de sıcak para hareketleri ve bu hareketin ekonomiye ve piyasalara olan etkisini sonraki yazıya bırakalım.

12 Şubat 2018 Pazartesi

Kredi Mevduat ve Faiz Oranları

2017 yılında bankaların faiz gelirleri, mevduata ödedikleri faiz giderlerinin 2,14 katı olarak gerçekleşti. Bankalar 200,2 milyar TL faiz geliri elde ederken, bankaların mevduata ödedikleri faizler 93,6 milyar TL oldu. Aşağıda yer alan grafikte de bankaların faiz gelirlerinin faiz giderlerine oranı yer almakta. 2002 yılında kredilerden elde edilen faizler mevduata ödenen faizlerin %39’u kadar. 2004 – 2006 arasında bu oran %100 civarında. Yani faiz gelirleri faiz giderlerine eşit. Sonrasında artış devam ediyor ve 2017 sonunda bu oran %214’e ulaşıyor.


Bu bilgiler size bankaların her geçen yıl müşterilerine daha yüksek faiz uyguladıkları çağrışımı yapmış olabilir. Ancak durum böyle değildir. Bu oranın önemli ölçüde artmış olmasının nedeni, ilgili süreçte kredilerin mevduattan çok daha hızlı artmış olmasıdır. Aşağıdaki grafik, kredi ve mevduatın gelişimini gösteriyor. 2002 yılında krediler 49 milyar TL iken mevduat kredilerin yaklaşık 3 katı, 138 milyar TL. Zamanla krediler çok daha hızlı artış gösteriyor ve mevduatın üzerine çıkıyor. 2017 yılı sonu itibariyle krediler 2,1 trilyon TL’ye mevduat ise 1,71 trilyon TL’ye ulaşmış bulunmakta.

  
Aşağıda yer alan grafikte de Kredi / Mevduat oranı yer alıyor. Bu oranın ilk değeri %36 iken 2017 sonu itibariyle bu oran %122,6 seviyesinde. Bu veriler BDDK’dan elde edilmiştir. Sonuç olarak kredilerden elde edilen faiz gelirinin mevduata ödenen faiz giderine olan oranının artış sebebi, kredilerin mevduattan çok daha hızlı artmış olmasıdır.


Peki, bankaların faiz oranlarında ölçülü davranıp davranmadıklarını nasıl anlayabiliriz? Bu sorunun cevabı önemli. Nitekim medyada da sık sık gündeme gelen bir konu ve bankaların kredi faizlerini gereğinden çok daha yüksek tuttukları şeklinde bir genel kabulün olduğu belirtilebilir. Peki, bu doğru mu? Bunun için bankaların kredi faizleri ve mevduat faizleri arasındaki farka göz atmakta fayda var. Aşağıda yer alan grafikte TL üzerinden açılan ticari kredi faiz oranından, TL üzerinden açılan toplam mevduatın faiz oranı arasındaki fark bulunmakta. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan elde ettiğim bu veri 2002 yılına kadar uzanıyor. 


Bankalar kar edebilmeleri için kredi faiz oranları mevduat faizlerinin üzerinde olması gerekir. Yine bankaların maliyeti mevduata ödedikleri faizleri ile sınırlı da değildir. Grafikte 2002’in son 2003’ün ilk yarısında kredi faizlerinin mevduat faizinden daha düşük olduğu görülüyor. Ancak ilgili tarihlerde kredilerin hacim olarak çok düşük olduğunu da belirtmek gerekir. Yani bu olumsuzluğun bankalara etkisi sınırlı olmuştur. Yine 2007-2008 ve 2010 yıllarında kredi ve mevduat faizleri hemen hemen aynı seyretmiştir. 2012’den bu yana da ticari kredi ve mevduat faizleri arasındaki fark 4,5 (450 baz puan) düzeyinde seyretmiştir. Örneğin bankalar %12,5 ile mevduat toplamakta, %17 ile ticari kredi kullandırmaktadır. Bu yüzdeler son haftaların ortalama oranlarını da yansıtmaktadır.
Aşağıda yer alan grafikte ise tüketici (İhtiyaç, Taşıt, Konut, KMH) kredisi faiz oranlarından mevduat faiz oranlarının çıkarılması ile oluşturulmuştur. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bu veriyi 2012 yılından bu yana sunmaktadır. Bu fark 2013 yılının ikinci yarısına kadar oldukça yüksektir. Sonrasında ortalama 800 baz puan civarında seyretmektedir. Örneğin bankalar %12,5 ile topladığı mevduatı tüketicilere kredi olarak %20,5 üzerinden kullandırmaktadır. Aynı zamanda bu oranlar son haftaların ortalama oranlarını da yansıtmaktadır.

   
Bankalar mevduat faiz oranının üzerine 450 baz puan koyup ticari kredi kullandırıyorken, tüketici kredilerinde bunu 800 baz puana çıkarmış olması muhtemelen dikkatinizi çekmiştir. O zaman aşağıdaki grafiğe de bir göz atalım. Bu grafikte de tüketici kredileri ve mevduat faiz oranları arasındaki fark var ancak Kredili Mevduat Hesabı, KMH dâhil değil. Sadece konut, taşıt ve ihtiyaç kredisi yer almakta. Bu şekilde bakıldığında aradaki farkın ortalamada 800 baz puandan 500 baz puana düştüğü görülüyor. Yani KMH faiz oranı diğer tüketici kredisi faiz oranlarından oldukça yüksek. KMH vadesiz mevduat hesabınızın negatif bakiyeye inmesine imkân sağlayan bir ürün. Yani siz hesabınızda olmayan bir parayı çekerek hızlı bir kredi kullanmış oluyorsunuz ve size sunulan bu hizmetin bedeli diğerlerinden oldukça yüksek. Burada finansal okuryazarlık düzeyimiz önem arz ediyor. Örneğin belirli bir süre yaşadığımız bir yerde bir markete girdiğimizde fiyatları az çok kestirebiliriz ve hiçbir ürüne 2 katı bir fiyat vermek istemeyiz. Ancak KMH ile bu hatayı birçok insan yapıyor. Tüketici kredisi kullanarak katlanacağı maliyenin yaklaşık iki katı bir maliyete katlanıyor. Örnek birebir aynı olmasa da durum çok farklı değildir. Acil durumlar için bir miktar parayı kenarda bulundurmanız gerekir. Diyelim buna imkân yoktu ve mecbur kaldınız. O zaman en kısa sürede bunu kapatmak kendinize yapacağının en iyi iş olacaktır. Yok, hayır bunu bir alışkanlık haline getirmiş ve her ay maaş yattığında kesinti yapılıyor sonra siz tekrardan bu krediyi kullanıyorsanız ve bu uzun süre devam ediyorsa bunun kendinize yapabileceğiniz en büyük ekonomik kötülük olduğunu bilmenizde fayda var. Amiyane tabirle bankaya çalışıyorsunuz da diyebiliriz. Maalesef kredi kartında da benzer durumlar yaşanıyor. Böyle bir duruma düşmüş iseniz makul bir ödeme planı ile diğer kredi ürünlerine geçiş yapmaya çalışmalısınız.      


Bankaların ticari kredi faizleri, mevduat faizinden 450 baz puan yüksekken, tüketici kredilerinde 500 baz puan üzerinde. Peki, bu farklar makul mü? Bunu da kısaca cevaplamaya çalışalım. Bunun için bankaların özsermaye karlılıklarına bakmakta fayda var. Yani elde edilen karın yatırılan sermayeye oranına. 2017 yılında bu oran %16 olarak gerçekleşti. Son iki yıldır artış gösteriyor ancak geçmiş dönem ortalamasının bir miktar altında.

   
Bu yazıda bankaların kredi ve mevduat faizlerinde ölçülü davranıp davranmadığını değerlendirmeye çalıştık. 2012 yılından bu yana belirli bir seviyede yatay seyrettiğini görmüş olduk. Bankaların en önemli kaynağı mevduat olsa da mevduat dışı borçlanma da yaptıkları ve bu maliyetlerin son zamanlarda arttığı da dikkate alınmalı. Diğer taraftan bu konuda oransal farklar kullanarak da bir analiz yapılabilir. Örneğin %2 mevduat faizine %5 ekleyip %7 ile kredi kullandırmak ile %20 mevduat faizine %5 ekleyip %25 ile kredi kullandırmak aynı şey değildir. Ancak burada böylesi bir dalgalanma olmadığını kredi ve mevduat faizlerinin belirli aralıklarda gidip geldiğini de belirtmek gerekir.

9 Şubat 2018 Cuma

Dolaylı Yatırım (Sıcak Para)

Yatırım gelir sağlamak amacıyla fonların çeşitli alanlara tahsis edilmesidir. Yabancılar tarafından bir ülkeye yapılan yatırımlar doğrudan ve dolaylı yatırımlar olmak üzere temelde ikiye ayrılmaktadır. Dolaylı yatırımlar, portföy yatırımları veya sıcak para olarak da adlandırılmaktadır.

Yabancı sermayenin hisse senetleri ve tahviller başta olmak üzere finansal araçlara yaptıkları yatırımlara dolaylı yatırım adı verilmektedir. Yabancı yatırımcılar hisse senetlerinin beklenen getirilerini ve/veya tahvil faizlerini görece yüksek bularak Türkiye’ye gelmektedir. Yabancı yatırımcılar önce döviz bozdurmakta sonra Türk Lirası ile hisse senedi veya tahvil satın almaktadırlar. Belirli bir süre sonunda çıkmak istediklerinde ise ellerindeki finansal araçları satarak tekrardan döviz almaktadırlar. Bu işlemde kur farklılıkları yabancı yatırımcıların getirilerini etkilemektedir. Yabancı yatırımcı önce döviz bozup TL’ye geçmekte daha sonra TL verip döviz almaktadır. Dolayısıyla ilgili süreçte TL değer kaybederse yabancı yatırımcının gelirini olumsuz, değer kazanırsa da olumlu etkilemektedir. Örneğin dönem başında $/TL 3,90 iken dönem sonunda 3,60 oluyorsa yabancı yatırımcı finansal araçlardan faiz, kar payı veya sermaye kazancı şeklinde elde ettiği getiriye ilave olarak, kur farkından da bir gelir elde etmektedir. Bu sebeple TL’nin hızlı değer kayıplarından sonra kurdaki artışla birlikte faiz oranları da yükseliyorsa bu anlatılan getiriyi elde edebilmek için sıcak paranın tekrardan ülkeye giriş yaptığından bahsedilebilir. Türkiye örneği için ilgili yazı okunabilir.

Türkiye’de Sıcak Para
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan sağlanan aşağıda yer alan grafikte yıllar itibariyle Türkiye’ye giriş yapan sıcak para tutarları yer almaktadır. Sıcak paranın hisse senetlerinden ziyade tahvile (Devlet İç Borçlanma Senedi, DİBS) yöneldikleri görülmektedir. Yüksek enflasyon oranımızdan dolayı yüksek faiz taşıyan tahviller, yabancı yatırımcılara, kendi ülkelerinde enflasyon oranı çok düşük olduğundan, cazip gelmektedir. Örneğin yabancılar 2017 yılında itibariyle 7,3 milyar dolarlık tahvil satın almışlardır. Faiz oranları %11 ila %14 civarında seyreden bir yıl olmuştur 2017. Bu oranlar birçok ülkenin faiz oranlarının oldukça üzerindedir. Diğer taraftan 2017 yılında hisse senedi piyasasına giriş ise 3,2 milyar dolar düzeyindedir. Borsa İstanbul 100 endeksi de 2017 yılında %52,1 oranında getiri sunmuştur. Bu da oldukça yüksek bir orandır.       


Bir ülkeye sıcak paranın giriş çıkışı, borsa endeksi, kur ve faiz oranlarında aşırı dalgalanmaları beraberinde getirebilmektedir. Dolayısıyla sıcak paraya vergi konulması dönem dönem tartışılmaktadır. Cari açık veren bir ülke doğrudan yatırımlar (soğuk para) ile yeteri kadar sermaye çekemiyorsa sıcak para için yüksek faiz ödemek zorunda kalabilmektedir. Türkiye dönem dönem bu durumun örneklerini bize sunmaktadır.

6 Şubat 2018 Salı

Borsalar Çökerken

Dün ABD borsaları için önemli bir gündü. Dow Jones endeksi günü %4,6 kayıpla tamamladı. Gün içinde kayıplar %6’yı aştı. Böylesi hareketler borsalarda çok nadir görülür. Hele büyük borsalarda günlük değişimlerin genelde binde ile ifade edildiği %1’lik değişimlerin bile yüksek kabul edildiği dikkate alınırsa, dalganın boyu daha iyi anlaşılacaktır. Düşüşler ABD Borsaları ile sınırlı değil Asya ve Avrupa Borsalarında da önemli düşüşler söz konusu. Bu durumun nedenleri ve sonrasında neler olabileceğini ve Borsa İstanbul’a olası etkilerini değerlendirmeye çalışalım.

Son zamanlarda borsalarda bir ralli yaşanırken hemen her gün bir düzeltmenin geleceği bir balon olmasa bile fiyatların çok yükseldiği konuşuluyordu. Ancak düzeltme bir türlü başlamıyor, risk iştahı azalmıyordu. Borsalarda yükselişler devam ettikçe düzeltmenin boyutuna dair beklentilerde artıyordu. Medyada da sıklıkla belirtildiği üzere, ABD 10 yıllık tahvil faizleri önemli bir gösterge. Düzeltmeyi neyin tetikleyeceği tam olarak kestirilemese de, tahvil faizlerindeki artışın yatırımcıları borsadan tahvile yönlendireceği bekleniyordu. Nitekim dün öyle de oldu. Hisseden çıkan para tahvile yöneldi ve tahvil faizleri düştü. Gerçi Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Robert J. Shiller piyasada oluşan balonların sönmesi için bir nedene gerek olmadığını da belirtmişti.   


Borsalarda söz konusu düşüşler olmadan önce ABD 10 yıllık tahvil faizi %2,88’e kadar ulaştı. Faizdeki yükselişin ABD Borsalarında yönü değiştirebileceği belirtildiğinde, bazen karşı çıkışlar oluyor faizin neredeyse son bir yıldır zaten artıyor olduğu şeklinde yorumlar ile risk iştahı kabartılıyordu. Böylece borsalardaki artışlar da beraberinde geliyordu. Ancak faizin Ocak 2014’ten bu yana %2,88 ile en yüksek seviyeye ulaşması ve iyi gelen ekonomik verilerin (!) borsalarda satışları tetiklediği belirtilebilir. Ben bu tepkinin Fed Başkanının değiştiği güne denk gelmiş olmasını da tesadüf olarak görmüyorum. Fed Başkanı olarak Yellen oldukça başarılı bir politika izledi ve faiz artışları konusundaki açıklamalarında da oldukça dikkatliydi. Yani faiz artırım kararlarının yanı sıra Fed’in iletişim politikası da oldukça başarılıydı. Yeni başkan ile benzer bir politika izlenmesi bekleniyor olsa da piyasalar bu durumu görmek isteyecektir.

Peki, iyi gelen ekonomik veriler borsayı nasıl olumsuz etkiliyor? Tersi olmasın. Açıklamaya çalışalım. ABD ekonomisi küresel kriz sonrası oldukça iyi bir noktaya gelmiş bulunmakta. Ekonomik büyüme ve işsizlik konularında önemli yol aldıkları gibi enflasyon oranını yükseltmeyi de başardılar. Bizim enflasyonu düşürmeye çalışıyor olmamız aklınızı karıştırabilir. Küresel kriz sonrası başta ABD olmak üzere ülkeler düşük enflasyon ile de mücadele ettiler ve enflasyon oranını %2 seviyelerine çıkarmaya çalıştılar. Biz ise bu rüzgarı maalesef arkamıza alamadık. Bir süre daha yüksek enflasyon oranımız başımızı ağrıtmaya devam edeceğe benziyor. ABD’de iyi gelen ekonomik veriler ile FED’in yeni başkanı ile daha şahin bir politika izleyebilme ihtimali tedirginlik oluşturuyor. Hisse senedi yatırımcıları mevcut düzeylerdeki karlarını realize edip ucuz kalan tahvilleri alarak görece yüksek faizleri tercih etmiş oluyorlar.

Burada merak edilen konu borsaların nereye kadar düşebileceği ve faizlerin seyri. 2008 yılındaki gibi veya 2011 yılında Yunanistan başta olmak üzere Avrupa borç krizinde yaşanan sıkıntılı bir süreç beklemiyorum. Çünkü ABD ekonomisi büyüyor, Avrupa ekonomileri büyüyor, şirketlerin karları artmaya devam ediyor. Böyle bir ortamda açıkçası büyük bir kriz beklemiyorum. Yanıladabilirim. Ancak kapitalist sistem balonları engelleyemiyor. Borsalar balon olmasa bile oldukça yüksek seviyelere ulaştı, bunun bir düzeltmesi olacaktır. Bir ray değişikliği yaşadığımız kesin, küresel krizden bu yana parasal genişleme ile trilyon dolarlar piyasalara akıtıldı ve bu para borsalara rekor üstüne rekorlar kırdırdı. Şimdi ise o paralar çekilecek. Ancak Fed’in 0,9 trilyondan 4 trilyonu aşan bilançosunun ancak 2,5 – 3 triyon dolara çekilebileceği, Avrupa Merkez Bankası’nın bilanço daraltmaya henüz başlamadığı dikkate alınırsa ve Fed’in şimdiye kadar olan başarılı politikasının devam edeceği düşünülürse biraz daha rahat olunabilir. Bu anlatımdan borsaların veya faizin buralardan toparlanacağı anlamı çıkartılmamalıdır.

Bize etkisi ne olur?

ABD borsalarındaki hareketle birlikte bizde de bugün %2’lik bir kayıp söz konusu. Borsa İstanbul TL bazında rekor seviyeleri görmüş olsa da dolar bazında düşük ve görece iskontolu kalmış olması BIST 100 endeksini bir miktar destekliyor. 2017 yılı ise ekonominin yaklaşık %7 büyüdüğü şirketlerin karlarını önemli ölçüde artırdığı bir yıl oldu. 2018’de bu kadar yüksek bir gerçekleşme beklenmese de büyümenin devam edeceği belirtilebilir. Dolayısıyla hisse senetlerinde büyük bir çöküş beklemiyorum.

Piyasalardan gerginliği artıran önemli bir husus, Fed’in yeni başkanıyla birlikte bu yıl 3 yerine 4 kez faiz artışına gidebileceği oldu. ABD faizlerindeki hızlı artış gelişmekte olan ülkelerden fon çıkışını beraberinde getirebilir. Bu noktada Fed’in Mart ayı toplantısı büyük önem arz ediyor. Muhtemelen bu yılın ilk faiz artışı gelecek ancak sonrasına dair verilen bilgi daha önemli olacak. Burada çok konuşulmayan bir ihtimalden bahsetmek istiyorum. Piyasalarda tedirginlik devam ederse ve Fed 2 faiz artışına işaret ederse bu durum gelişmekte olan ülkelere fon akışını beraberinde getirebilir. Geçen yıl Mart ayında olduğu gibi. 2017 Mart toplantısında yıl içinde 4 yerine 3 kez faiz artışının yapılacağının anlaşılmasıyla birlikte Dolar/TL 3,70’den 3,40’lara kadar gelmiş sıcak para girişi ile hisse senetlerimiz de önemli artışlar göstermişti. Ancak benim tahminin Fed’in 3 kez faiz artışı gerçekleştireceği yönünde. Burada da kullanılan dil çok önemli olacaktır. 
Türkiye için kısa vadede büyük bir sorun gözükmüyor. Ancak yüksek enflasyonun yapışkanlık kazanması, mali disiplinin bozulmaya başlaması ve jeopolitik risk tedirginlik oluşturuyor. Diğer taraftan beyin göçü, hukuk ve eğitim alanında yapısal reform ihtiyacının daha da artmış olması uzun vadede piyasalar üzerinde baskı oluşturacağa benziyor.  

2 Şubat 2018 Cuma

Dövizle Borçlanma

Dolar kuru 2003 yılı Mart ayında gördüğü 1,75’lik zirveden sonra 2008 yılı yaz aylarına kadar azalan bir seyir izledi ve 1,15 seviyesine kadar geriledi. Bu durum açık pozisyon taşıyan bankalara olumlu yansıyordu. Zira borç aldıkları dövizi TL’ye çevirip kredi verdikleri, borcun vadesi geldiğinde de tekrardan dövize döndükleri düşünüldüğünde, dövizi yüksekten bozdurup daha düşük fiyata almış oluyorlardı. Yani bankalar faiz farkından gelir elde ettikleri gibi kur farkından da kazanç sağlıyorlardı. Kurdaki olası artışların ters yönde bir etkiye sahip olduğu da malumdu.  

Bankalar kur riskini daha iyi yönetebilmek amacıyla dövize endeksli kredilere yöneldiler. O yıllarda bu duruma en çarpıcı örnek, Japon Yenine endeksli konut kredileri oldu. İsviçre Frangı da dövize endeksli konut kredilerinde kullanılıyordu. Bankalar bu alternatifi 4-5 kat daha düşük faiz oranları ile müşterilerine sunduklarında, finansal bilgisi yeterli olmayan kişiler için bu durum oldukça cazip göründü. Nihayetinde Japon Yeni, Türk Lirası karşısında son yıllarda değer de kazanmıyordu… Kredi vadesi boyunca Japon Yeni, Türk Lirası karşısında şu kadar değerlense bile, nihayetinde yarı yarıya faiz ödeneceği şeklindeki analizler kredi müşterilerini cezbediyordu. O yıllarda birçok kişi belki de adını ilk defa duydukları bir para birimi ile borçlanmaya başladılar. Burada yapılan büyük hatanın sorumlusu, hem bankalar hem de finansal okuryazarlık düzeyi düşük olan kişilerdi. 

Küresel kriz Lehman Brothers adlı yatırım bankasının iflasıyla kendisini tüm dünyada hissettirmesi ile birlikte, Japon Yeni sadece birkaç ay içerisinde Türk Lirası karşısında %75’in üzerinde değer kazandı. Sonraki yıllarda bu oran %120’lere dayandı. Bu durum Japon Yenine endeksli kredi çekenlerin aylık taksitlerine şüphesiz yansıyordu. Örneğin aylık 1.000 TL ödeme yapılıyorken, artık yapılması gereken ödemeler 1.750 TL seviyesindeydi. Bu durum birçok kişi için kaldırılamaz bir yüktü. Bu tecrübelerden sonra döviz ve dövize endeksli kredi kullanımı bireyler için yasaklandı. Ancak literatürümüze “Yenzede” kavramı da girmiş oldu. “Yenzedeler” çeşitli protesto gösterileri düzenliyor, medyada daha sık yer almaya başlıyorlardı.  Bir süre sonunda bu mağduriyetleri giderildi. 

Bireylere döviz ve dövize endeksli kredi yasağı doğru bir karardı, belki geç kalındığı için eleştirilebilirdi.

Günümüzün en önemli ekonomik problemlerinden biri ise özel sektörün artan döviz borcu. Aşağıda yer alan grafikte TCMB’den elde edilen finansal kesim dışındaki firmaların net döviz pozisyonu yer almakta. Yani özel sektörün döviz varlıklarından döviz borçlarını çıkardığımızda kalan tutarlar yer alıyor. Özel sektörün 2008 yılında 70 milyar dolar olan döviz açığı, Kasım 2017’de 214 milyar dolara ulaşmış bulunmakta. Bu yüksek tutar, kurdaki düşük oranlı artışlarda bile özel sektörü sıkıntıya sokmaya yetiyor. Son yapılan döviz kredisi düzenlemesi ile KOBİ’lere döviz ve dövize endeksli kredi kullanımına sınırlama getirildi. Büyük firmalar için de benzer bir düzenleme yapılacağı belirtiliyor.

Firmalara getirilen döviz ve dövize endeksli kredi sınırlaması doğru bir karar, belki geç kalındığı için eleştirilebilir.
     

Özel sektörün artan borcunun çevrilmesi 2017 yılının önemli gündem maddelerinden biriydi. Bu durum Kredi Garanti Fonu ile bir miktar rahatlatıldı. 2017 yılında özel sektöre 200 milyar TL’nin üzerinde bir kredi, Hazine garantisi ile kullandırılmış oldu. 2018 yılında da 50 milyar TL’nin üzerinde bir kredinin aynı kapsamda kullandırılacağı belirtiliyor. Kredi Garanti Fonu ile Hazine’ye büyük tutarlı yükler de gelebilecek.

Dövizle borçlanma bankalara kaldı

Firmalara gelen sınırlamalardan sonra kur riskini büyük oranda bankalar taşıyacak. Bu sebeple bankalar kredi faiz oranlarını daha yüksek tutma eğilimine girebilirler.

Gelirin cinsinden borçlan

Finansın temel ilkelerinden biri, gelir hangi para birimindense o para birimi ile borçlanılmasıdır. Özellikle bireylerin bu kurala kesinlikle uymaları gerekir. Firmalar ise kur riskini yönetme koşuluyla dövizle borçlanmalıdırlar. Ama gelin görün ki bireyler yeri geldiğinde kolayca dövizle borçlanma eğilimi sergiler, firmaların önemli bir kısmı da kur riskini yönetme konusuna yabancıdırlar… Hal böyle olunca maalesef düzenlemeler de yasak üzerine kuruluyor. Toplumun finansal okuryazarlık düzeyi artırılırsa bu tür düzenlemelere hiç ihtiyaç duyulmayabilir. 

Neden dövizle ilgili sorunlar yaşıyoruz?

Tasarruflarımız yetersiz ve dış finansmana ihtiyaç duyuyoruz. Dış borcu ise başta ABD Doları olmak üzere yabancı para cinsinden kullanabiliyoruz. Diğer taraftan yapılan sınırlı tasarrufların önemli bir kısmı da döviz ile değerlendiriliyor. Bankalardaki döviz mevduat hesaplarının oranı %30’dan %45’e ulaştı. TL mevduatın yüksek enflasyon karşısında yetersiz kalan faiz oranı ve kurdaki artış trendi tasarruf sahiplerini bu yöne itiyor. Bütün bu sorunlar yüksek enflasyon yaşanan bir ekonomide çözüme kavuşmuyor. Yüksek enflasyon, kurlarda dalgalanma, gelir dağılımında adaletsizlik ve dolarizasyon olarak karşımıza çıkıyor.