google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz: Mart 2018

29 Mart 2018 Perşembe

Ekonomik Büyüme

2017 yılında Türkiye ekonomisi %7,4 oranında büyüme kaydetti. I. ve II. Çeyrekte %5,4 büyüyen ekonomi, III. Çeyrekte %11,3, IV. Çeyrekte de %7,3 oranında büyüdü. 2016 yılının III. Çeyreğinde negatif gelen büyüme ve yılı %3,2 gibi görece düşük bir büyüme oranı ile kapatmış olmanın verdiği huzursuzluk ile 2017 yılında büyüme odaklı bir politika izlendi. Dolayısıyla büyüme açısından sonuç alındığı da belirtilebilir. Türkiye ekonomisi potansiyelin üzerinde, %7,4 oranında büyüdü. Potansiyel büyüme denilince bir ekonominin uzun dönemde ortalama büyüme oranı akla gelir. Her ne kadar GSYH hesaplarında değişiklik ile bu durum tartışmalı hale gelse de, Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme oranının %4 - %5 civarında olduğu düşünülmektedir. Nitekim TUİK’den elde edilen ve aşağıdaki grafikte yer alan büyüme oranlarının ortalaması yaklaşık %4,8’dir. Dolayısıyla 2017 yılında Türkiye ekonomisinin potansiyelinin üzerinde büyüdüğü görülmektedir.  

     
Büyüme nasıl sağlandı?
2017 yılında büyümeye odaklanan ekonomi politikası genişlemeci maliye politikası ile bunu sağlamaya çalıştı. Teşvik ve vergi indirimleri, Kredi Garanti Fonu desteği ile kullandırılan 200 milyarı aşan kredi ekonomik büyüme üzerinde etkili oldu. Bu durumun yanı sıra özelikle yılbaşlarında enflasyon oranına yakın bulunan, yani reel getiri sunmayan mevduat faizlerinin de vatandaşları tasarruftan ziyade tüketime yöneltmesi büyüme üzerinde etkili oldu.

Kişi başına düşen gelir arttı mı?
Aşağıda yer alan grafikte de kişi başına düşen GSYH yer almaktadır. Bu değerler GSYH’nin nüfusa bölünmesi ile bulunuyor. 2017 yılında kişi başına düşen GSYH’nın 10.597 Dolar olduğu görülmektedir. Bu tutar geçen yıldan düşük olduğu gibi küresel krizin yeni yeni hissedilmeye başladığı 2008 yılındaki değerden de daha aşağıda bulunmaktadır. 2017 yılında ekonomi potansiyelini üzerinde büyümüştür ancak kur artışı ve nüfus artışı dikkate alındığında kişi başına düşen GSYH’nin azaldığı görülmektedir.


Büyüme beraberinde ne getirdi?   
Yıllardır %1 seviyesinde seyreden bütçe açığının GSYH’ye oranı %1,5’e yükseldi. Bu sıçrama şüphesiz önemli ve tedirgin edici. Zira ekonomimizin en güçlü yanını yıllardır mali disiplin oluşturuyor. Mali disiplinden vazgeçilmesi başka bir ifade ile kalan tek çıpanın elden bırakılması, farklı sorunları beraberinde getirebilir. Ancak bu konuda AB kriterinin %3 olduğunu belirtmek de gerekir. Şimdilik bu seviyelerden uzak olunsa da yatırımcılar tarafından bu gösterge dikkatle izlenmektedir. Bütçe açığının artması doğal olarak faizlerdeki artışı da beraberinde getirmiştir. 2 yıllık devlet tahvili faiz oranları %14’leri aşmıştır. Bu ilerleyen dönemlerde faiz yükünün daha da artacağı anlamına gelmektedir.

Hane halkı da devlet gibi harcamalarını artırmıştır. Aynı zamanda reel faizi tatmin edici bulunmayan TL mevduat yerine hane halkı dövize yönelmiştir. Yıl içinde yurt içinde yerleşiklerin yabancı para mevduatı 20 milyar Dolardan fazla artarak 170 milyar Dolara dayanmıştır. Aynı zamanda döviz tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki oranı artarak %45 seviyelerine ulaşmıştır. 

Genişlemeci maliye politikasına, hane halkı harcamaları eşlik ederken para politikasının yeterince sıkı olmaması enflasyon oranlarını yükseltmiştir. Artık %5’lik hedeften ziyade enflasyonun tek haneye inip inmeyeceği tartışılmaktadır. Yükselen enflasyon oranı son zamanlarda bozulan gelir dağılımı adaletsizliğini daha da artırmaya adaydır. Gelir dağılımı adaletsizliği yüksek enflasyonun beslediği önemli bir problemdir. Aynı zamanda bu durum ekonomik büyümenin toplumun genelinde yeterince hissedilememesine de neden olmaktadır.

Cari açık 2017 yılında 47,1 milyar Dolar olarak gerçekleşmiştir. Cari açığın milli gelire oranı ise %5’i aşmıştır. Aynı zamanda cari açığın finansman kalitesi de bozulmuş, cari açık önemli oranda sıcak para ile finanse edilir hale gelmiştir. Hatta finansmanın cari açığı kapatmaya yetmemesi rezerv kullanımına neden olmuştur. Yani cari açık artarken finansman kalitesi de bozulmuştur. Bu gösterge kırılgan ekonomiler arasında sayılmamızın en önemli nedenlerinden biridir. 

Bu sayılan nedenlere jeopolitik risk de eklendiğinde kurlar yukarı doğru gitmiştir. Dolar 4TL’yi aşmış Euro 5TL’ye dayanmıştır. ABD’de yükselen faizler ve FED’in bilanço küçültme operasyonları da bu duruma etki etmiştir. Sayılan sebepler ile Türk Lirası son zamanlarda negatif ayrışan, yani kendi grubunda en çok değer kaybeden para birimi olmuştur. Ancak Dolar endeksinin düşük seviyelerde kaldığı yani Amerikan Dolarının gelişmiş ülke para birimleri karşısında değer kazanamadığı da belirtilmelidir. Bir de bu durum gerçekleşir Dolar değer kazanmaya başlar ise Türk Lirasındaki negatif ayrışma devam edebilir. 

Tuik tarafından GSYH hesaplamalarında yapılan revizyonlar yoğun eleştiriler almıştır. Geçmişte bu sitede de bu konuda bazı değerlendirmeler yapılmıştır. Hesaplama yöntemlerindeki değişiklik bir takım tartışmaları beraberinde getirse de, yine TUİK tarafından açıklanan göstergelerin kullanılmaya devam edilmesi gerekmektedir.

15 Mart 2018 Perşembe

Türkiye’de Sıcak Para

Cari açık veren başka bir ifade ile ürettiğinden fazla tüketen toplumlar, başkalarının tasarruflarına ihtiyaç duyar. Yabancıların yaptığı söz konusu tasarruflar bir ülkeye soğuk ve sıcak para olmak üzere temelde iki şekilde giriş yapar. Sıcak para yabancı yatırımcının bir ülkede hisse senedi veya tahvil satın almak, bankalarda mevduat hesabı açtırmak veya belirli anlaşmalarla borç vermek suretiyle bir ülkeye gelen dövizdir. Sıcak paranın hisse senedi ve tahvil piyasalarında değerlendirilmek üzere gelen kısmına portföy yatırımları adı verilmektedir. Önceki yazım sıcak para hakkındaydı. Şayet okumadıysanız bu yazının daha iyi anlaşılması için göz atmanızda fayda var. Bu yazıda ise Türkiye’deki sıcak para hareketlerini değerlendirelim.

Türkiye’de sıcak para
Aşağıda yer alan grafikte, net sıcak para miktarları milyar dolar cinsinden bulunmaktadır. TCMB’den sağlanan bu veriler, 2000 yılından bu yana grafikte yer alıyor. Sıcak para hisse senedi ve tahvil piyasamıza gelen portföy yatırımlarını, reel kesimde firmaların, başta bankalar olmak üzere finansal kesimin ve kamunun gerçekleştirdiği borçlanmaları kapsamaktadır. Peki, ne yok bu rakamların içinde diye sorarsanız, doğrudan yatırımların olmadığını belirtebiliriz. Yani yabancı yatırımcının Türkiye’de bir işletme kurması veya kurulu bir işletmeyi kısmen ya da tamamen satın alması başka bir ifade ile “soğuk para” bulunmamaktadır. Yabancıların Türkiye’de satın almış olduğu gayrimenkuller karşılığında gelen dövizin de, her ne kadar üretime sınırlı katkısı olsa da, doğrudan yatırım olarak yani soğuk para olarak değerlendirildiğini de belirtmek gerekir.      


2000 yılında gerçekleşen 9 milyar dolarlık sıcak para girişinin, o zamana kadar gerçekleşen en yüksek tutar olduğunu öncelikle belirtelim. Kasım 2000’de yaşanan likidite krizine rağmen yaşanan bu giriş, 2000 yılı başında uygulamaya konulan ekonomik program ile ilgili. 90’lı yılların kronik hale gelmiş ekonomik sorunlarını çözme adına ciddi bir gayret ortaya konmuş, IMF ile yapılan anlaşma ile yılın ilk altı ay işler yolunda gitmiştir. Kısa sürede önemli sonuçlar da elde edilmiştir. Ancak sonrasında bazı konularda yaşanan anlaşmazlıklar, Kasım 2000 likidite krizine neden olmuştur. IMF’nin ek likidite desteği ile sıkıntı kısmen atlatılsa da, reformlar konusunda yaşanan tıkanıklık ülkemizi, Türkiye tarihinde görülen en büyük yerel kriz olan Şubat 2001 krizi ile yüzleştirmiştir. Dalgalı döviz kuruna geçtiğimiz 2001 yılında, 17 milyar dolarlık ciddi miktarda sıcak para çıkışı gerçekleşmiştir. 

Daha sonra, bu sefer ciddi bir kriz atlatmış olmanın da etkisiyle, benzer bir ekonomik program tekrardan uygulamaya konulmuştur. Bu süreçte bankacılık sistemi sağlam bir zemine kavuşmuş ve kamu mali disiplini sağlanmıştır. Bu iki önemli yapısal reforma, Avrupa Birliği sürecinde yaşanan gelişmeler ve müzakerelere başlanmasının da ülkemize önemli katkısı olmuştur. 2007 yılına kadar başta bankalar olmak üzere özel sektör yurtdışından önemli miktarlarda kaynak temin edebilmiştir. 

2008 Eylül’ün de Lehman Brothers adlı yatırım bankasının yaklaşık 600 milyar dolar borçla batması, 2007 yılında ABD’de baş gösteren küresel krizin tüm dünyaya yayılmasını tetiklemiştir. Böylece dünya ekonomisi 2008’in son çeyreği ve 2009 yılında ciddi sorunlar ile karşılaşmış, bu durum bizi de etkilemiş ve ülkeye giren sıcak para 2009 yılında 3 milyar dolara kadar gerilemiştir. Ancak FED’in küresel krizden çıkış için faiz oranlarını %5 düzeylerinden hızla %0,25 çekmesi bununla da yetinmeyip bilançosunu 0,7 trilyon dolardan 4,5 trilyon dolara çıkarması hem küresel krizin etkilerini azaltmada hem de gelişmekte olan ülkelere ciddi miktarlarda para akışına neden olmuştur. Ülkemize gelen sıcak para 2013 yılında 64 milyar dolara kadar ulaşmıştır. 2015 yılı ise Fed’in faiz artırmaya başlama tartışmaları ve yılın son ayında faizleri uzun bir aradan sonra artırmaya başlamasıyla birlikte, bu devasa parasal genişlemenin sonuna gelindiği algısı oluşmuştur. O yıl Türkiye’den 2 milyar dolarlık sıcak para çıkışı gerçekleşmiştir. Aynı yıl Borsa İstanbul 100 endeksi %14, dolar bazında ise %32 oranında değer kaybetmiştir. 

Amerikan ekonomisi toparlarken, Avrupa Birliği ülkelerinin yüksek borç düzeylerinden dolayı görece toparlayamamış olması, Avrupa Birliği Merkez Bankası’nın ve Japonya Merkez Bankası’nın parasal genişlemeyi Fed ile sonlandırmamış olmaları gelişmekte olan ülkelere sıcak para girişini devam ettirmiştir. Türkiye’ye 2016 yılında 13, 2017 yılında da 30,8 milyar dolar sıcak para girişi gerçekleşmiştir. Ancak Fed gibi diğerlerinin de parasal genişlemeyi yavaş yavaş sonlandıracak olmaları cari açık veren Türkiye gibi ülkeleri önemli sorunlar ile yüzleştirebilir. Bu sorunlar başta kurlarda artış, ki son günlerde yüksek cari açık verisi ile ivme kazandığı gibi, düşürülemeyen enflasyon ve yüksek faiz olarak kendini gösterebilir. 

Burada bize düşen sıcak paraya olan ihtiyacımızı azaltacak yapısal reformlara girişmektir. Bu da yüksek katma değerli üretim ile mümkündür. Potansiyeli nispetinde dünya ile rekabet edebilen bir Türkiye'nin, birçok yerde dile getirildiği gibi başta eğitim ve hukuk alanında yapısal reformlara ihtiyacı vardır.