google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz: Türkiye
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Türkiye’nin Kredi Notu


Uluslararası derecelendirme kuruluşu Standart & Poor’s Türkiye’nin yabancı para cinsinden kredi notunu “BB”den “BB-”’ye düşürdüğünü, görünümün ise durağan olduğunu duyurdu. Böylece S&P’den aldığımız not yatırım yapılabilir seviyenin 3 kademe altına düşmüş oldu. Diğer önemli derecelendirme kuruluşları Moody’s ve Fitch’den aldığımız not yatırım yapılabilir seviyenin sırasıyla 2 ve 1 kademe altında. Yani en düşük notu S&P’den almış bulunmaktayız. S&P derecelendirme kuruluşları arasında “sıfırcı hoca” olarak görülebilir. Zira genelde diğer derecelendirme kuruluşlarına göre daha düşük notlar vermekte. Bu geçmişte de böyleydi. Moody’s ve Fitch’den 2013’de yatırım yapılabilir seviyesinde notlar almamıza rağmen S&P’den alamamıştık.

Kredi derecelendirme notu, ülkelerin kredibilitesini, başka bir ifade ile borçlarını ödenebilme kapasitesinin ölçmektedir. Böylece yatırımcılara bir fikir vermekte, getiri oranlarını aldıkları riskle kıyaslama imkanı sunmaktadır. Bu konuda daha detaylı bilgi için "Kredi Notu Nasıl Okunmalı" başlıklı yazı okunabilir.

Toplumumuzda kredi derecelendirme kuruluşlarının notlarına hep mesafeli yaklaşılmıştır. Notumuz düşürüldüğünde, kimisi dış güçlerin ülkemizi zor durumda bırakmaya çalıştığını, kimisi de bozulan ekonomik görünümün bir sonucu olduğunu düşünmektedir. Veya her ikisinin birden düşünüldüğü de görülmektedir. Derecelendirme kuruluşları mükemmel değildir. Bunu yukarıda linkini verdiğim yazımda değerlendirmiştim. Ancak bu notlar büyük önem arz ediyor. Matematiği de oldukça basit. Düşük nota sahipseniz daha yüksek faiz ile borçlanabiliyorsunuz.

Twitter’da bu konuda bir anket uyguladım. S&P’nın not indirim kararını nasıl okuyorsunuz diye sordum. Sıklar;
       -          Seçim öncesi dış güçler
             -          Seçim ekonomisinin faturası
             -          Her ikisi de
idi.
İlk 12 saatte yaklaşık 800 katılımcının %55’i; Seçim ekonomisinin faturası, %30’u; Her ikisi de, %15’i de; Seçim öncesi dış güçler yanıtını verdi.

İkinci seçenek katılımcıların kafasını biraz karıştırdı. Belki onun yerine “Bozulan ekonomik görünüm” ifadesini kullansam daha iyi olabilirdi. Ancak yaklaşık bir buçuk yıldır genişlemeci maliye politikası ile aslında bir seçim ekonomisi uygulandığı söylenebilir. Hatta başta Mahfi Eğilmez Beyefendi olmak üzere (Erken Seçime Doğru) birçok kişi uygulanan ekonomi politikasının erken seçime işaret ettiğini belirtiyordu. Nitekim tahminler de doğru çıktı. S&P’nin kararının da seçim müjdelerinin hemen ardından gelmesi ve seçim ekonomisinin mali disiplindeki bozulmaya işaret etmesi de seçenek tercihimde etkili oldu.

Kredi notunun nasıl okunması gerektiğine dair bir değerlendirme yapacak olursak; birinci dolayısıyla da üçüncü seçeneğe dair elimizde bir veri ya da bilgi olmadığı için düşünce belirtmenin zor olduğu söylenebilir. Ancak ekonomik göstergeleri değerlendirebiliriz. S&P TL’deki değer kaybına, yüksek enflasyona, kötüleşen cari açık ve bütçe açığına, ekonominin aşırı ısınmasına değiniyor ve makro ekonomik dengesizliklerinin arttığını belirtiyor. Evet, söylenenler doğru ancak bunlar olumsuzluklardan dolayı notumuzun düşürülmesi, yatırım yapılabilir seviyenin 3 kademe kadar altına indirilmesi doğru mu? Bu sorunun cevabını da Rusya, Brezilya, Güney Afrika gibi Türkiye ile birlikte değerlendirilen ekonomilerden "BB-" notuna sahip Brezilya ile bir kıyaslama yaparak arayabiliriz. Dominik Cumhuriyeti, Gürcistan, Honduras, Kosta Rika gibi ülkeler de aynı nota sahip ancak benzer özelliklere sahip olanlar arasında karşılaştırma yapmak gerekiyor.

Aşağıda yer alan tabloda bu karşılaştırma yapılıyor. Türkiye’nin yumuşak karnı ifadesi genellikle cari açık için kullanılır. Nitekim %5,5’lik oran oldukça yüksek ve Brezilya’nın oranının da oldukça üzerinde. 2017 yılında hızla artan cari açık, yüksek olmasının yanı sıra finansman kalitesinin bozulması ile de sorun oluşturuyor. Cari açığın finansmanında doğrudan yatırımlardan (soğuk para) ziyade sıcak para kullanılıyor. Bu da bir taraftan ülke riskini artırırken diğer taraftan kurlar üzerinde baskı oluşturuyor.

Mali disiplin, bütçe açığı ve kamu borcunun GSYH’ye oranına bakarak değerlendiriliyor. Bu konuda Brezilya’dan oldukça iyiyiz. Ancak seçim ekonomisi, bu konudaki avantajımızı ortadan kaldırmaya aday. Zira %1,1’den 2017'de %1,5’e gelen bütçe açığı 2018’de %2’yi muhtemelen aşacak maalesef sonraki yıllarda da bu oranı düşürmek kolay olmayacak muhtemelen de artmaya devam edecek. Avrupa Birliği kriteri %3, dolayısıyla daha yer var diye düşünülebilir. Ancak ben öyle bakmıyorum. Türkiye ekonomisi üzerine olumlu değerlendirmeler yapılacak başka bir makro ekonomik değişken bulmak pek mümkün değil. Bu yüzden mali disiplin ekonomideki son kalemiz olarak değerlendirilebilir. Buda ortadan kalkar ise şuan ki sıkıntılı durumumuzu arar hale gelebiliriz.


Türkiye
Brezilya
Cari Açık / GSYH (2017)
5,5
0,48
Bütçe Açığı / GSYH (2017)
1,5
7,8
Kamu Borcu / GSYH (2017)
28,3
74,04
Enflasyon
10,23
2,68
Büyüme
7,4
2,1
İşsizlik
10,8
13,1
Yerli paranın ABD dolarına karşı değer kaybı
9,9
8,3
CDS
203
177

Türkiye’nin enflasyon oranı, Brezilya’nınkinin oldukça üzerinde. Son bir buçuk yıldır genişlemeci maliye politikası uygulanırken para politikası yeterince sıkı olmadı. Sıkı para politikasıyla başta faiz düzeylerini yüksek tutup talebi baskılayarak enflasyon kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Son dönemde genişlemeci maliye politikasına yeterince sıkı olmayan para politikası eklenince adeta bir talep patlaması yaşandı. Ekonomi potansiyelinin üzerinde büyüdü ancak enflasyon da çift haneye oturmuş oldu. Yüksek büyüme beraberinde yüksek enflasyon ve yüksek cari açığı getirdiği için ekonomide aşırı ısınma gündeme geldi ve bu durum makbul görülmüyor. Yani siz ekonomiyi büyüteceğiz dediğinizde elinizdeki tüm araçları bu yönde kullanıp bunu başarabiliyorsunuz. Ancak beraberinde bütçe açığı, enflasyon, cari açık, kur problemleri geliyorsa bunun pek kıymeti kalmıyor. Ekonomi büyürken işsizlik oranımızda da büyük düşüşler görülmedi ancak bu konuda Brezilya’dan da iyi bir noktadayız.

S&P, TL’nin Dolar karşısındaki değer kaybına da değiniyor. Son yıllarda TL önemli ölçüde negatif ayrıştı. Hatta açık ara negatif ayrıştı. Bu ayrışma 2018 yılında da devam ediyor. Yılbaşından bu yana TL Dolar karşısında yaklaşık %10 oranında değer kaybederken Brezilya Reali %8,3 oranında değer kaybetti. TL’deki hızlı değer kaybı özelikle yüksek döviz borcuna sahip özel sektörü zora sokuyor. Son olarak CDS (Kredi Temerrüt Takası) primlerine baktığımızda da, Türkiye’nin risk priminin daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu durum Türkiye’nin borcunu ödeyememe ihtimalinin, Brezilya’nın borcunu ödeyememe ihtimalinden daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Aynı nota sahip Türkiye ve Brezilya ekonomisini objektif bir şekilde değerlendirmeye çalıştım. Türkiye’nin not indirimini hak edip hak etmediğine dair bir görüş belirtmiyorum. Buna siz karar verin de demiyorum. Sadece şunu sormak istiyorum. Not indirimine dış güçleri oyunudur diyerek saatlerce konuşup bu yönde kafa yormak yerine, ekonomik problemlerimize odaklansak, alternatif çözüm önerilerini bir türlü sıra gelmeyen yapısal reformları tartışsak, not indirimini dış güçlerin oyunu olarak düşünüyor olsanız bile, daha mantıklı olmaz mı?

15 Mart 2018 Perşembe

Türkiye’de Sıcak Para

Cari açık veren başka bir ifade ile ürettiğinden fazla tüketen toplumlar, başkalarının tasarruflarına ihtiyaç duyar. Yabancıların yaptığı söz konusu tasarruflar bir ülkeye soğuk ve sıcak para olmak üzere temelde iki şekilde giriş yapar. Sıcak para yabancı yatırımcının bir ülkede hisse senedi veya tahvil satın almak, bankalarda mevduat hesabı açtırmak veya belirli anlaşmalarla borç vermek suretiyle bir ülkeye gelen dövizdir. Sıcak paranın hisse senedi ve tahvil piyasalarında değerlendirilmek üzere gelen kısmına portföy yatırımları adı verilmektedir. Önceki yazım sıcak para hakkındaydı. Şayet okumadıysanız bu yazının daha iyi anlaşılması için göz atmanızda fayda var. Bu yazıda ise Türkiye’deki sıcak para hareketlerini değerlendirelim.

Türkiye’de sıcak para
Aşağıda yer alan grafikte, net sıcak para miktarları milyar dolar cinsinden bulunmaktadır. TCMB’den sağlanan bu veriler, 2000 yılından bu yana grafikte yer alıyor. Sıcak para hisse senedi ve tahvil piyasamıza gelen portföy yatırımlarını, reel kesimde firmaların, başta bankalar olmak üzere finansal kesimin ve kamunun gerçekleştirdiği borçlanmaları kapsamaktadır. Peki, ne yok bu rakamların içinde diye sorarsanız, doğrudan yatırımların olmadığını belirtebiliriz. Yani yabancı yatırımcının Türkiye’de bir işletme kurması veya kurulu bir işletmeyi kısmen ya da tamamen satın alması başka bir ifade ile “soğuk para” bulunmamaktadır. Yabancıların Türkiye’de satın almış olduğu gayrimenkuller karşılığında gelen dövizin de, her ne kadar üretime sınırlı katkısı olsa da, doğrudan yatırım olarak yani soğuk para olarak değerlendirildiğini de belirtmek gerekir.      


2000 yılında gerçekleşen 9 milyar dolarlık sıcak para girişinin, o zamana kadar gerçekleşen en yüksek tutar olduğunu öncelikle belirtelim. Kasım 2000’de yaşanan likidite krizine rağmen yaşanan bu giriş, 2000 yılı başında uygulamaya konulan ekonomik program ile ilgili. 90’lı yılların kronik hale gelmiş ekonomik sorunlarını çözme adına ciddi bir gayret ortaya konmuş, IMF ile yapılan anlaşma ile yılın ilk altı ay işler yolunda gitmiştir. Kısa sürede önemli sonuçlar da elde edilmiştir. Ancak sonrasında bazı konularda yaşanan anlaşmazlıklar, Kasım 2000 likidite krizine neden olmuştur. IMF’nin ek likidite desteği ile sıkıntı kısmen atlatılsa da, reformlar konusunda yaşanan tıkanıklık ülkemizi, Türkiye tarihinde görülen en büyük yerel kriz olan Şubat 2001 krizi ile yüzleştirmiştir. Dalgalı döviz kuruna geçtiğimiz 2001 yılında, 17 milyar dolarlık ciddi miktarda sıcak para çıkışı gerçekleşmiştir. 

Daha sonra, bu sefer ciddi bir kriz atlatmış olmanın da etkisiyle, benzer bir ekonomik program tekrardan uygulamaya konulmuştur. Bu süreçte bankacılık sistemi sağlam bir zemine kavuşmuş ve kamu mali disiplini sağlanmıştır. Bu iki önemli yapısal reforma, Avrupa Birliği sürecinde yaşanan gelişmeler ve müzakerelere başlanmasının da ülkemize önemli katkısı olmuştur. 2007 yılına kadar başta bankalar olmak üzere özel sektör yurtdışından önemli miktarlarda kaynak temin edebilmiştir. 

2008 Eylül’ün de Lehman Brothers adlı yatırım bankasının yaklaşık 600 milyar dolar borçla batması, 2007 yılında ABD’de baş gösteren küresel krizin tüm dünyaya yayılmasını tetiklemiştir. Böylece dünya ekonomisi 2008’in son çeyreği ve 2009 yılında ciddi sorunlar ile karşılaşmış, bu durum bizi de etkilemiş ve ülkeye giren sıcak para 2009 yılında 3 milyar dolara kadar gerilemiştir. Ancak FED’in küresel krizden çıkış için faiz oranlarını %5 düzeylerinden hızla %0,25 çekmesi bununla da yetinmeyip bilançosunu 0,7 trilyon dolardan 4,5 trilyon dolara çıkarması hem küresel krizin etkilerini azaltmada hem de gelişmekte olan ülkelere ciddi miktarlarda para akışına neden olmuştur. Ülkemize gelen sıcak para 2013 yılında 64 milyar dolara kadar ulaşmıştır. 2015 yılı ise Fed’in faiz artırmaya başlama tartışmaları ve yılın son ayında faizleri uzun bir aradan sonra artırmaya başlamasıyla birlikte, bu devasa parasal genişlemenin sonuna gelindiği algısı oluşmuştur. O yıl Türkiye’den 2 milyar dolarlık sıcak para çıkışı gerçekleşmiştir. Aynı yıl Borsa İstanbul 100 endeksi %14, dolar bazında ise %32 oranında değer kaybetmiştir. 

Amerikan ekonomisi toparlarken, Avrupa Birliği ülkelerinin yüksek borç düzeylerinden dolayı görece toparlayamamış olması, Avrupa Birliği Merkez Bankası’nın ve Japonya Merkez Bankası’nın parasal genişlemeyi Fed ile sonlandırmamış olmaları gelişmekte olan ülkelere sıcak para girişini devam ettirmiştir. Türkiye’ye 2016 yılında 13, 2017 yılında da 30,8 milyar dolar sıcak para girişi gerçekleşmiştir. Ancak Fed gibi diğerlerinin de parasal genişlemeyi yavaş yavaş sonlandıracak olmaları cari açık veren Türkiye gibi ülkeleri önemli sorunlar ile yüzleştirebilir. Bu sorunlar başta kurlarda artış, ki son günlerde yüksek cari açık verisi ile ivme kazandığı gibi, düşürülemeyen enflasyon ve yüksek faiz olarak kendini gösterebilir. 

Burada bize düşen sıcak paraya olan ihtiyacımızı azaltacak yapısal reformlara girişmektir. Bu da yüksek katma değerli üretim ile mümkündür. Potansiyeli nispetinde dünya ile rekabet edebilen bir Türkiye'nin, birçok yerde dile getirildiği gibi başta eğitim ve hukuk alanında yapısal reformlara ihtiyacı vardır.

29 Mart 2017 Çarşamba

Türkiye’nin Küresel Finans Kriziyle İmtihanı (2)

Önceki yazımda 2008’de baş gösteren küresel finans krizinin Türkiye ekonomisine ciddi etkilerinin olduğunu, 2011 ve 2012 yıllarında ekonomimizde bir miktar iyileşme görülse de sonrasında enflasyon ve işsizlik oranlarının olumsuz bir seyir izlediğini ve söz konusu oranların günümüzde kriz öncesi düzeylerinden daha yüksek seviyelerde olduğunu belirtmiştim. Bu yazımda da Gayrisafi Yurtiçi Hasıla büyüme oranını ve kişi başına düşen GSYH değerlerini yorumlamaya çalışacağım. Bunlara geçmeden önce GSYH serisinde yapılan son revizyona dönük bir değerlendirme yapalım.

TUİK revizyonuna getirilen eleştiriler

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 yılında GSYH üzerinde yaptığı revizyon bazı eleştirileri de beraberinde getirdi. Benim gözüme çarpan iki önemli eleştiriyi burada ifade edeyim. Korkut Boratav Bey yapılan revizyon sonucunda daha yüksek hesaplanan büyüme oranlarının işsizlik sayı ve oranlarıyla ve farklı birçok ekonomik gösterge ile uyuşmadığını belirtti. Mahfi Eğilmez Bey de baz yılı seçiminin yanlış olduğuna dikkat çekti. Mahfi Bey küresel finans krizinin etkisi ile ekonomimizin yaklaşık %5 oranında daraldığı 2009 yılının yeni hesaplamalarda baz yılı olarak seçilmesinin, sonraki yıllarda hesaplanacak olan büyüme oranlarının olduğundan daha yüksek çıkmasını beraberinde getireceğini belirtti.

Baz yılı seçiminde ekonomide “normal” geçirilen bir yıl dikkate alınmalıdır. Örneğin Türkiye ekonomisinin geçmişten günümüze ortalama büyüme oranı %5 dolayındadır. Dolayısıyla hesaplama değişikliğinde baz yılı olarak ekonominin yaklaşık %5 büyüdüğü bir yılın seçilmesi beklenir. Hal böyleyken ekonominin %5 küçüldüğü bir yılın baz yılı olarak seçilmiş olması doğal olarak eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Ben burada hem yeni hem de eski seri ile hesaplanan değerleri birlikte değerlendirmeye çalışacağım.

Aşağıda GSYH büyüme oranları yer almaktadır. Küresel finans krizinin en yoğun hissedildiği 2009 yılında, ekonomimiz %4,7 oranında daralmıştır. Sonrasında ise yılda ortalama %7,4 oranında (eski seri ile %5,2) büyümeyi başarmıştır. Ancak özelikle 2012 ve 2013 yıllarında yeni ve eski seri ile bulunan oranlar arasındaki fark oldukça çarpıcıdır. Yeni oranlar eski oranların iki katında daha fazladır (2012 yeni %4,8 eski %2,1; 2013 yeni %8,5 eski %4,2). İstatistiki hesaplamalarda dönem dönem revizyonların yapılması kaçınılmazdır. Ancak bu denli yüksek farklılıkların ortaya çıkması açıklanan verilere güvensizliği de beraberinde getirebilmektedir.


Aşağıda yer alan grafikte de kişi başına düşen GSYH değerleri bulunmaktadır. Kişi başına GSYH küresel finans krizi ile birlikte yeni seri ile 9.000 Doların altına gerilerken, sonrasında 12.500 Dolara yaklaşmış ve 2015 yılında da 11.000 Dolar düzeylerinde gerçekleşmiştir. Yeni seri ile kişi başına GSYH kriz öncesinden az miktarda daha yüksek düzeyde bulunurken, eski seri ile hesaplandığında bu değer kriz öncesinden daha düşüktür. Son yıllarda ekonomi büyümeye devam ederken kişi başına düşen GSYH’nin azalmasında, Dolardaki artışın payı oldukça yüksektir.


Son yıllarda başta Suriye’den olmak üzere ülkemize önemli ölçüde mülteci akını olmuştur. 3 milyon gibi oldukça yüksek bir sayıdan bahsedilmektedir. Mültecilerin büyük bir kısmı ise çalışma hayatının içindedir. Peki mültecilerin 4 başlık altında anlatmaya çalıştığım ekonomik göstergelere ne yönde etkisi olmuştur?


Merkez Bankası’nın bir araştırmasında mültecilerin kayıt dışı istihdam edilmelerinin enflasyonu düşürücü yönde etkisinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Mülteciler özellikle inşaat, tekstil gibi sektörlerde kayıt dışı olarak görece daha düşük ücretler ile istihdam edilmektedirler. Bu durumun bölgesel de olsa enflasyon oranlarını düşürdüğü belirtilmektedir. Mültecilerin kayıt dışı olarak iş hayatına katılmasıyla birlikte işsizlik oranlarının daha yüksek çıktığı da belirtilebilir. Başka bir ifade ile mültecilerin iş hayatına katılmasının, işsizlik oranlarının son yıllarda yüksek çıkmasında rolü vardır. Mülteciler iş hayatına katıldıkları için ekonomik büyümeye katkıları olduğu da belirtilebilir. Ancak mülteciler resmi nüfus olarak kabul edilmediklerinden dolayı kişi başına düşen GSYH hesabında dikkate alınmamaktadırlar. Bu da kişi başına GSYH’nin olduğundan daha yüksek hesaplanmasını beraberinde getirmektedir. Yani mülteciler üretimin artmasına katkı sunarken kişi başına GSYH hesabında dikkate alınmamaktadırlar. Mültecilerin ekonomimize olan etkileri özetle böyledir. Olayın insani yönü ise çok daha önemlidir. Yaşanan dramların vicdanlarımızı sızlatmaması mümkün değildir…

28 Mart 2017 Salı

Türkiye’nin Küresel Finans Kriziyle İmtihanı (1)

Önceki yazımda küresel finans krizinin Amerika’ya olan etkilerini değerlendirmiş, Amerika’nın enflasyon oranını %2 düzeylerine çıkarmayı başardığını, işsizlik oranını kriz öncesi seviyelere %4,7’e kadar düşürdüğünü ve yedi yıl sürekli büyüyerek kişi başına düşen GSYH’yi kriz öncesinden çok daha yüksek seviyelere, 51.800 Dolar düzeylerine kadar çıkardığını belirtmiştim. Bu yazımda da aynı ekonomik göstergeleri kullanarak Türkiye’nin bu süreçte nasıl bir performans ortaya koyduğunu değerlendirmeye çalışacağım.

Aynı sırayı kullanarak enflasyon oranı ile işe başlayalım. Türkiye bu konuda çok çekmiş ama enflasyonu düşürmenin önemini bir türlü tam olarak idrak edememiş bir ülke. Biraz enflasyon olsun yeter ki ekonomi büyüsün şeklindeki açıklamaları yıllardır duyagelmekteyiz. Bizim ‘biraz enflasyon’ dediğimiz oranların, hiçbir zaman kabul edilebilir bir düzey olmadığını da bu arada belirteyim. Hâlbuki enflasyon yüksek olduğu sürece, büyümenin istikrarlı bir şekilde devam edemeyeceğini acı tecrübelerimizle en iyi bizim anlamış olmamız gerekir.

Türkiye İstatistik Kurumu’ndan elde ettiğim verilere bir göz atalım. Aşağıda yer alan grafikte Türkiye’nin yıllık enflasyon oranları yer almaktadır. Maalesef bu konuda çok mesafe alamadığımızı görmekteyiz. Küresel finans krizi öncesinde sahip olduğumuz iki haneli enflasyona, son açıklanan oranla birlikte tekrardan sahibiz. Küresel finans krizini en yoğun şekilde hissettiğimiz 2009 yılında enflasyon oranları düşüş göstermiş, 2011 Mart ayında ise %3,99’a kadar gerilemiştir. Krizin etkisi ile tüm dünyada görülen talep daralması bu noktada enflasyondaki azalmayı belirleyen temel faktör olmuştur. Ancak enflasyonu daha düşük seviyelere çekmek başarılamamış, aynı zamanda tekrardan yükselişe geçmesine de engel olunamamıştır.    


 Enflasyon ile ilgili bazı noktaları burada not etmekte fayda vardır.
1.      Öncelikle küresel finans krizi bazı ülkeleri negatif enflasyon oranlarıyla (deflasyon) karşı karşıya bırakırken, Türkiye bu konuda rüzgarı arkasına yeterince alamamıştır.
2.      Türkiye bu süreçte yıllık olarak ortalamada yaklaşık 45 milyar Dolar enerji ithalatı gerçekleştirmiştir. Enerji fiyatları özellikle 2014 yılının ikinci yarısından itibaren ciddi düşüşler göstermiştir. Örneğin, Brent Petrol 110 Dolar seviyelerinden 30 Dolar seviyelerine kadar gerilemiştir. Bu durum Türkiye’de enflasyon oranlarının daha yüksek seviyelere çıkmasını engelleyen önemli bir faktör olmuştur. Enerji fiyatlarındaki azalmanın cari açığımıza da önemli katkılar sunduğunu belirtmekte fayda vardır. Diğer taraftan son iki yılda döviz kurlarında görülen yüksek oranlı artışların enerji fiyatlarındaki düşüşün sağladığı avantajı ortadan kaldırdığı belirtilebilir. 
3.      Bu süreçte dünyada tarımsal ürün fiyatları düşük düzeylerde seyrederken, Türkiye’de tarımsal ürün fiyatlarının ciddi artışlar gösterdiği hatta enflasyon oranının iki katına kadar çıktığı dönemler olmuştur. Örneğin enflasyon %7,5 iken tarımsal ürün fiyatlarının bir yılda %15 artması gibi. Bu durumun ayrıca incelenmesi gerekir. Zira yıllarca kendisini tarım ülkesi olarak tanımlayan bir ülkenin, tarımsal ürün fiyatlarında dünyada görülen eğilimin tersi yönde gösterdiği eğilim düşündürücüdür.

Para politikasının yürütülmesinden sorumlu olan merkez bankalarının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Fiyat istikrarı ise enflasyon oranının makul seviyelere çekilip o düzeylerde seyrinin sağlanmasıdır. Makul enflasyon oranı da fiyatlar genel düzeyinin yılda yaklaşık %2 oranında arttığı durumu ifade eder. Ancak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası yıllardır kendisine %5’lik bir hedef koymakta, belki de bu hedefe ulaştıktan sonra daha düşük düzeyleri hedeflemeyi planlamaktadır. Merkez Bankası bu süreçte maalesef başarılı bir performans ortaya koyamamış, enflasyon oranını makul düzeylere çekmeyi başaramamıştır. Diğer taraftan geçmiş tecrübeler merkez bankalarının bağımsız oldukları zaman daha başarılı sonuçlar ürettiğini bizlere göstermektedir.  

Aşağıda yer alan grafikte Türkiye’nin işsizlik oranları yer almaktadır. 2007 yılı başında %9,9 olan işsizlik oranı küresel krizin etkilerini en yoğun hissettiğimiz yıl olan 2009’da %14,8’e kadar çıkmıştır. Haziran 2012’de %7,3’e kadar düşse de sonrasında yükselen bir trendle %12,7’e kadar çıkmıştır. Ülkemizde işsizlik oranını tarımdan boşalan işgücü, kadınların iş hayatına katılımındaki artış, teknoloji kullanımı ile verimlilikte artış gibi faktörlerle aşağı çekmek zorlaşıyor. Ülkemizde tek haneli işsizlik oranları hedef olarak ve makul seviyeler şeklinde sunuluyor. Tek haneli işsizlik oranının başarı olarak kabul edilebileceği şeklinde bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak son açıklanan işsizlik oranı olan %12,7 ise, bize bu konuda daha çok çaba gösterilmesi gerekliliğini gösteriyor. Burada, açıklanan işsizlik oranı üzerinden bir değerlendirme yaptım. Gerçek işsizlik oranı da ayrıca tartışılabilir.   


 Özetle; Türkiye birçok ülke gibi küresel finans krizinden ciddi şekilde etkilenmiş ve krizin olumsuz etkilerinden hala kurtulamamıştır. Küresel finans krizi 2009 yılında en yoğun şekilde hissedilmiştir. Enflasyon ve işsizlik oranlarına bakıldığında 2011 ve 2012 yıllarına kadar bir miktar iyileşmeler söz konusu olsa da, sonrasında tekrardan olumsuz bir seyir ortaya çıkmıştır. Enflasyon oranı da, işsizlik oranı da küresel kriz öncesindeki seviyelerinden daha yüksek düzeylerdedir.

Sonraki yazımda da GSYH büyüme oranı ve kişi başına düşen GSYH’yi yorumlamaya çalışacağım.