google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz: Küresel Finans Krizi
Küresel Finans Krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Küresel Finans Krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Çok mu Kar Ediyorlar?

Bankalar dönem dönem elde ettikleri yüksek karlarla gündeme geliyorlar. Bazen bu durum reel kesimde kızgınlığa bile dönüşebiliyor. Firmaların zor da olduğu, hal böyleyken bankaların nasıl bu kadar kar elde edebildikleri şeklinde açıklama ve yorumlar yapılageliyor. Son günlerdeki faiz düşürme tartışmalarında da yine “daha az kar etsinler” şeklindeki açıklamalar ile bankaların kredi faizlerini düşürmeleri konusu da gündeme geldi. Bu yazımda bankaların karlılığını değerlendirmeye çalışacağım.

Aşağıda yer alan grafikte BDDK’dan temin ettiğim bankaların yıllık net kar rakamları bulunmaktadır. Grafikte hem TL cinsinden, hem de Dolar cinsinden kar rakamları yer almaktadır. Dönem dönem dolarizasyonun yaşandığı ülkemizde, günümüzde de yaşandığı söylenebilir, rakamlara Dolar cinsinden bakmakta da fayda vardır.

Bankaların 2002 yılından bu yana sağladığı yıllık net kar rakamları TL bazında genellikle artış göstermiştir. Bu eğilim 2017 yılında da devam edeceğe benzemektedir. Grafikte 2017 yılı için en son açıklanan, ilk 5 aylık kar rakamı bulunmaktadır. O da 21 milyar TL düzeyindedir. Bankaların benzer şekilde faaliyetlerine devam edeceği düşünülürse bu yıl da TL bazında rekor bir kar rakamı görülecektir. Ekonomisi büyüyen bir ülkenin bankalarının karlarının artması olağan karşılanmalıdır.

2009 yılı küresel finans krizinin en yoğun şekilde hissedildiği yıldı. O yıl Türkiye ekonomisi yaklaşık %5 oranında küçüldü. Bankaların karı ise 20 milyar TL olarak o zaman için rekor düzeyde gerçekleşti. O tarihlerde de şimdilerde olduğundan belki de daha fazla, bankalar karları yüzünden eleştiriye maruz kalmışlardı. Üretimin daraldığı, işsizliğin arttığı birçok firmanın kapandığı düşünülürse, bunların üzerine bir de bankalar sıkıntı yaşasaydı tabii ki daha kötü olurdu. Ancak o zamanlar firmalar batarken bankaların nasıl rekor kar elde edebildikleri bir miktar eleştiri ile birlikte tartışılıyordu.

Kredilerin geri dönmeme oranı oldukça yükselerek bankaların karlılıklarına olumsuz etki etse de, 2009 yılında bankalar geçmiş yıllardaki faaliyetlerinin semeresini görüyordu. 2001 krizi sonrasında bankacılık sektörü yeniden yapılandırılmış sağlam bir yapıya kavuşmuştu. “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” atasözü ile anlatılan duruma uygun hareket ediyorlar, yüksek risk almıyorlardı. Faiz marjı oldukça yüksekti. 2003 yılından 2007 yılına kadar olan süreçte kurların azalan seyri yani TL’nin değerlenmesi bankaların karlarını önemli ölçüde destekledi. Sendikasyon ve sekürütizasyon kredileri ile Dolar cinsinden borçlanan bankalar vade sonunda daha düşük kur ile borçlarını yenileyebiliyorlardı. Bankaların açık pozisyonlarından kaynaklı kur riski, onlara ilgili yıllarda yüksek kar olarak geri dönmüştü.

O yıllarda bankaların bir başka avantajı da faiz ve enflasyon oranlarının geriliyor olmasıydı. Bankalarda kredilerin vadesi uzun, kredilerin finansmanı deyince ilk akla gelen mevduatın ise kısadır. Söz konusu vade uyumsuzluğu faiz oranı riski doğurmaktadır. Faizlerin azaldığı bir ortamda vadesi gelen mevduatlar daha düşük faiz oranları ile yenileniyor diğer taraftan bankaların yüksek faiz oranları ile kullandırdıkları krediler, bankalara yüksek karlılık sunmaya devam ediyordu. Hatta bu tür durumlarda bankalar müşteri memnuniyeti ve yine bir takım gelirler elde etmek amacıyla kredileri daha düşük faiz oranları ile yenileyebiliyorlardı. Kredilerin daha düşük faiz oranları ile yenilenmesi, küresel finans krizinin ilk etkilerinden sonra 2013’ün yaz aylarına kadar da bankacılık sektörünün gündeminde üst sıralarda yer almaya devam etti. Kısaca ifade etmek gerekirse, küresel finans krizinden önce vade uyumsuzluğundan kaynaklı faiz oranı riskinin, aynen açık pozisyonlarından kaynaklanan kur riski gibi, bankaların karlılığına olumlu etkileri bulunmuştur. Bahsettiğim riskler kademeli olarak bankalara yansımaya devam etmiştir. Bankalar böylece 2010 yılında da karlarını artırabilmiştir.


2015 yılına kadar ise bankaların karlarının görece yatay seyrettiğini söyleyebiliriz. 2016 yılında ise 37,5 milyar TL gibi oldukça yüksek bir kar rakamı söz konusudur. 2017 yılında da benzer şekilde hatta daha yüksek bir kar beklendiğini belirtebiliriz.
  
Dolar karları eritti

Bankaların TL cinsinden karlarının 2002 yılından günümüze önemli artışlar gösterdiğini söyleyebiliriz. Ancak bankaların kar rakamları Dolar ile ele alındığında farklı bir tablo karşımıza çıkmaktadır. 2008 yılında bir miktar gerileme görülse de 2002 yılından 2010 yılına kadar karların arttığını görüyoruz. 2010 yılındaki 14,4 milyar Dolarlık kar rakamı o zamana kadar ki bir rekordur. Aynı zamanda sonraki yıllarda da bu rekor kırılamamıştır. TL bazında rekor karın elde edildiği 2016 yılında bankaları net kar Dolar cinsinden 10,7 milyar düzeyinde gerçekleşmiştir. Son yıllarda Doların TL karşısında değer kazanmasıyla birlikte, bankaların karları adeta erimiştir. Bu yıl TL bazında yine bir rekor beklense de, Fed faiz artışları ve Fed’in bu yıl başlaması beklenen bilanço küçültme operasyonları Doları destekleyeceğinden dolayı, Dolar bazında rekor kırılamayabilir. 

Belirli bir dönemde elde edilen kar rakamlarının yanında, söz konusu karların yatırılan sermayeye ve banka büyüklüğüne olan oranları da önem arz etmektedir. Hatta oranlar, tutarlardan daha önemlidir. Sonraki yazımda bankaların karlılığını oransal olarak değerlendirmeye devam edeceğim. 

14 Mayıs 2017 Pazar

Batıdan Sonra Sıra Bizde mi?

ABD konut piyasasında 2000’li yılların başından 2008 yılına kadar fiyatların yüksek oranlarda artmasıyla oluşan balon ve sonrasındaki süreçte küresel finans kriziyle tüm dünyanın nasıl etkilendiği hepimizin malumu…

Bu süreçte bankalar kredi vermek için yarışıyor, her geçen gün artan konut fiyatları insanları cezbediyordu. Her yeni konut kredisi fiyatların artmasına da katkı sunuyordu. Böylece insanlar satın aldıkları konutların fiyatlarının artmasından da memnundu. Aynı zamanda bankalar da memnundu. Çünkü artan konut fiyatlarını esas alarak konut sahiplerine ilave krediler de kullandırılabiliyordu. Örneğin 100.000 Dolara satın alınan bir evin değeri 120.000 Dolara çıktığında konut sahibine yeni kredi teklifinde bulunuluyor, konut değerinin neredeyse tamamına varan oranlarda krediler kullandırılıyordu. Bankaların bu konuda oldukça iştahlı davrandıkları bir süreçti. Kullandırdıkları kredilere karşılık sağlanan primler bankacıların iştahını daha da artırıyordu. Geri ödenmeme oranı en düşük olan kredi türü konut kredileri değil miydi? Nihayetinde konutlar da teminat altına alınmıyor muydu?

Bankalar bununla yetinmedi. Kullandırdıkları konut kredilerinden alacaklarını dayanak varlık haline getirip varlığa dayalı menkul kıymetler oluşturdular. Bu varlıkların satışı ile alacaklarını menkul kıymetleştirmiş oldukları gibi, riski de transfer ettiler. Konut kredilerinin ödenmeme riskine karşı sigorta şirketleri söz konusu varlığa dayalı menkul kıymetleri sigortaladı. Onlar da pastadan pay almak istiyorlardı. Söz konusu varlığa dayalı menkul kıymetler sadece ABD’de değil diğer gelişmiş ülkelerin finansal piyasalarında da alınır satılır olmuştu.

Kullandırılan konut kredilerinin çoğu değişken faizliydi. Fed ise 2003 yılından 2006 yılına kadar faizleri kademeli olarak artırdı. Faizlerdeki artış konut kredilerine de yansıdı. Değişken faizli kullandırılan konut kredilerinin aylık taksitleri her geçen gün artıyor insanlar kredi taksitlerini ödemekte zorlanıyordu. Düşük gelir gruplarına verilen konut kredilerinin (subprime mortgage) geri ödenmeme oranları %20’nin (Yüzde 2 değil 20!) üzerine çıkmıştı…

Artan faiz oranları konut kredilerine olan talebi azaltmış, böylece konut fiyatları da düşüşe geçmişti. Yer yer değişim gösterse de değer kayıpları oldukça yüksek oranlara varıyor, örneğin fiyatı 120.000 Dolara çıkan evin fiyatı 60.000 Dolarlara kadar düşüyordu. Bankalar tahsil edemedikleri konut kredi taksitleri ve teminat altındaki konutların azalan değeri ile baş başa kaldıklarında büyük zararlar yazıyorlardı. Böylece kriz patlak verdi. Bu ürünleri sigortalayan sigorta şirketleri ile bankalar tek tek batmaya başladı. 2008’in Eylül’ünde Türkiye Bankacılık Sektörünün tamamından daha büyük olan Lehman Brothers adlı yatırım bankası 600 milyar Doların üzerinde bir borç ile battığında, küresel bir kriz içine girildiği artık herkes tarafından kabul ediliyordu. Bu süreçte ABD’de 400’den fazla banka battı. Varlığa dayalı menkul kıymetleri başta Avrupa bankaları da satın aldığı için, krizin Avrupa’ya bulaşması çok zaman almadı. Biz ise bankacılık sektörümüzde bu tür ürünler bulunmadığı için seviniyor, küresel finans krizi bizi doğrudan etkilemeyecek diye avunuyorduk. 

Türkiye’de de, ABD’de olduğu gibi, bankaların varlığa dayalı menkul kıymet ihraçlarının başlayacağı bir döneme giriyoruz. Bu konuyu sonraki yazımda daha detaylı ele alacağım. Bizde olmasın demiyorum. Konunun gündeme gelmesi ile birlikte piyasalardaki “ben bu filmi gördüm” durumunun anlaşılması gerektiğini ve doyurucu bir iletişime ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Olanlardan ders çıkarabilmeyi umut ediyorum… 

29 Mart 2017 Çarşamba

Türkiye’nin Küresel Finans Kriziyle İmtihanı (2)

Önceki yazımda 2008’de baş gösteren küresel finans krizinin Türkiye ekonomisine ciddi etkilerinin olduğunu, 2011 ve 2012 yıllarında ekonomimizde bir miktar iyileşme görülse de sonrasında enflasyon ve işsizlik oranlarının olumsuz bir seyir izlediğini ve söz konusu oranların günümüzde kriz öncesi düzeylerinden daha yüksek seviyelerde olduğunu belirtmiştim. Bu yazımda da Gayrisafi Yurtiçi Hasıla büyüme oranını ve kişi başına düşen GSYH değerlerini yorumlamaya çalışacağım. Bunlara geçmeden önce GSYH serisinde yapılan son revizyona dönük bir değerlendirme yapalım.

TUİK revizyonuna getirilen eleştiriler

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 yılında GSYH üzerinde yaptığı revizyon bazı eleştirileri de beraberinde getirdi. Benim gözüme çarpan iki önemli eleştiriyi burada ifade edeyim. Korkut Boratav Bey yapılan revizyon sonucunda daha yüksek hesaplanan büyüme oranlarının işsizlik sayı ve oranlarıyla ve farklı birçok ekonomik gösterge ile uyuşmadığını belirtti. Mahfi Eğilmez Bey de baz yılı seçiminin yanlış olduğuna dikkat çekti. Mahfi Bey küresel finans krizinin etkisi ile ekonomimizin yaklaşık %5 oranında daraldığı 2009 yılının yeni hesaplamalarda baz yılı olarak seçilmesinin, sonraki yıllarda hesaplanacak olan büyüme oranlarının olduğundan daha yüksek çıkmasını beraberinde getireceğini belirtti.

Baz yılı seçiminde ekonomide “normal” geçirilen bir yıl dikkate alınmalıdır. Örneğin Türkiye ekonomisinin geçmişten günümüze ortalama büyüme oranı %5 dolayındadır. Dolayısıyla hesaplama değişikliğinde baz yılı olarak ekonominin yaklaşık %5 büyüdüğü bir yılın seçilmesi beklenir. Hal böyleyken ekonominin %5 küçüldüğü bir yılın baz yılı olarak seçilmiş olması doğal olarak eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Ben burada hem yeni hem de eski seri ile hesaplanan değerleri birlikte değerlendirmeye çalışacağım.

Aşağıda GSYH büyüme oranları yer almaktadır. Küresel finans krizinin en yoğun hissedildiği 2009 yılında, ekonomimiz %4,7 oranında daralmıştır. Sonrasında ise yılda ortalama %7,4 oranında (eski seri ile %5,2) büyümeyi başarmıştır. Ancak özelikle 2012 ve 2013 yıllarında yeni ve eski seri ile bulunan oranlar arasındaki fark oldukça çarpıcıdır. Yeni oranlar eski oranların iki katında daha fazladır (2012 yeni %4,8 eski %2,1; 2013 yeni %8,5 eski %4,2). İstatistiki hesaplamalarda dönem dönem revizyonların yapılması kaçınılmazdır. Ancak bu denli yüksek farklılıkların ortaya çıkması açıklanan verilere güvensizliği de beraberinde getirebilmektedir.


Aşağıda yer alan grafikte de kişi başına düşen GSYH değerleri bulunmaktadır. Kişi başına GSYH küresel finans krizi ile birlikte yeni seri ile 9.000 Doların altına gerilerken, sonrasında 12.500 Dolara yaklaşmış ve 2015 yılında da 11.000 Dolar düzeylerinde gerçekleşmiştir. Yeni seri ile kişi başına GSYH kriz öncesinden az miktarda daha yüksek düzeyde bulunurken, eski seri ile hesaplandığında bu değer kriz öncesinden daha düşüktür. Son yıllarda ekonomi büyümeye devam ederken kişi başına düşen GSYH’nin azalmasında, Dolardaki artışın payı oldukça yüksektir.


Son yıllarda başta Suriye’den olmak üzere ülkemize önemli ölçüde mülteci akını olmuştur. 3 milyon gibi oldukça yüksek bir sayıdan bahsedilmektedir. Mültecilerin büyük bir kısmı ise çalışma hayatının içindedir. Peki mültecilerin 4 başlık altında anlatmaya çalıştığım ekonomik göstergelere ne yönde etkisi olmuştur?


Merkez Bankası’nın bir araştırmasında mültecilerin kayıt dışı istihdam edilmelerinin enflasyonu düşürücü yönde etkisinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Mülteciler özellikle inşaat, tekstil gibi sektörlerde kayıt dışı olarak görece daha düşük ücretler ile istihdam edilmektedirler. Bu durumun bölgesel de olsa enflasyon oranlarını düşürdüğü belirtilmektedir. Mültecilerin kayıt dışı olarak iş hayatına katılmasıyla birlikte işsizlik oranlarının daha yüksek çıktığı da belirtilebilir. Başka bir ifade ile mültecilerin iş hayatına katılmasının, işsizlik oranlarının son yıllarda yüksek çıkmasında rolü vardır. Mülteciler iş hayatına katıldıkları için ekonomik büyümeye katkıları olduğu da belirtilebilir. Ancak mülteciler resmi nüfus olarak kabul edilmediklerinden dolayı kişi başına düşen GSYH hesabında dikkate alınmamaktadırlar. Bu da kişi başına GSYH’nin olduğundan daha yüksek hesaplanmasını beraberinde getirmektedir. Yani mülteciler üretimin artmasına katkı sunarken kişi başına GSYH hesabında dikkate alınmamaktadırlar. Mültecilerin ekonomimize olan etkileri özetle böyledir. Olayın insani yönü ise çok daha önemlidir. Yaşanan dramların vicdanlarımızı sızlatmaması mümkün değildir…

28 Mart 2017 Salı

Türkiye’nin Küresel Finans Kriziyle İmtihanı (1)

Önceki yazımda küresel finans krizinin Amerika’ya olan etkilerini değerlendirmiş, Amerika’nın enflasyon oranını %2 düzeylerine çıkarmayı başardığını, işsizlik oranını kriz öncesi seviyelere %4,7’e kadar düşürdüğünü ve yedi yıl sürekli büyüyerek kişi başına düşen GSYH’yi kriz öncesinden çok daha yüksek seviyelere, 51.800 Dolar düzeylerine kadar çıkardığını belirtmiştim. Bu yazımda da aynı ekonomik göstergeleri kullanarak Türkiye’nin bu süreçte nasıl bir performans ortaya koyduğunu değerlendirmeye çalışacağım.

Aynı sırayı kullanarak enflasyon oranı ile işe başlayalım. Türkiye bu konuda çok çekmiş ama enflasyonu düşürmenin önemini bir türlü tam olarak idrak edememiş bir ülke. Biraz enflasyon olsun yeter ki ekonomi büyüsün şeklindeki açıklamaları yıllardır duyagelmekteyiz. Bizim ‘biraz enflasyon’ dediğimiz oranların, hiçbir zaman kabul edilebilir bir düzey olmadığını da bu arada belirteyim. Hâlbuki enflasyon yüksek olduğu sürece, büyümenin istikrarlı bir şekilde devam edemeyeceğini acı tecrübelerimizle en iyi bizim anlamış olmamız gerekir.

Türkiye İstatistik Kurumu’ndan elde ettiğim verilere bir göz atalım. Aşağıda yer alan grafikte Türkiye’nin yıllık enflasyon oranları yer almaktadır. Maalesef bu konuda çok mesafe alamadığımızı görmekteyiz. Küresel finans krizi öncesinde sahip olduğumuz iki haneli enflasyona, son açıklanan oranla birlikte tekrardan sahibiz. Küresel finans krizini en yoğun şekilde hissettiğimiz 2009 yılında enflasyon oranları düşüş göstermiş, 2011 Mart ayında ise %3,99’a kadar gerilemiştir. Krizin etkisi ile tüm dünyada görülen talep daralması bu noktada enflasyondaki azalmayı belirleyen temel faktör olmuştur. Ancak enflasyonu daha düşük seviyelere çekmek başarılamamış, aynı zamanda tekrardan yükselişe geçmesine de engel olunamamıştır.    


 Enflasyon ile ilgili bazı noktaları burada not etmekte fayda vardır.
1.      Öncelikle küresel finans krizi bazı ülkeleri negatif enflasyon oranlarıyla (deflasyon) karşı karşıya bırakırken, Türkiye bu konuda rüzgarı arkasına yeterince alamamıştır.
2.      Türkiye bu süreçte yıllık olarak ortalamada yaklaşık 45 milyar Dolar enerji ithalatı gerçekleştirmiştir. Enerji fiyatları özellikle 2014 yılının ikinci yarısından itibaren ciddi düşüşler göstermiştir. Örneğin, Brent Petrol 110 Dolar seviyelerinden 30 Dolar seviyelerine kadar gerilemiştir. Bu durum Türkiye’de enflasyon oranlarının daha yüksek seviyelere çıkmasını engelleyen önemli bir faktör olmuştur. Enerji fiyatlarındaki azalmanın cari açığımıza da önemli katkılar sunduğunu belirtmekte fayda vardır. Diğer taraftan son iki yılda döviz kurlarında görülen yüksek oranlı artışların enerji fiyatlarındaki düşüşün sağladığı avantajı ortadan kaldırdığı belirtilebilir. 
3.      Bu süreçte dünyada tarımsal ürün fiyatları düşük düzeylerde seyrederken, Türkiye’de tarımsal ürün fiyatlarının ciddi artışlar gösterdiği hatta enflasyon oranının iki katına kadar çıktığı dönemler olmuştur. Örneğin enflasyon %7,5 iken tarımsal ürün fiyatlarının bir yılda %15 artması gibi. Bu durumun ayrıca incelenmesi gerekir. Zira yıllarca kendisini tarım ülkesi olarak tanımlayan bir ülkenin, tarımsal ürün fiyatlarında dünyada görülen eğilimin tersi yönde gösterdiği eğilim düşündürücüdür.

Para politikasının yürütülmesinden sorumlu olan merkez bankalarının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Fiyat istikrarı ise enflasyon oranının makul seviyelere çekilip o düzeylerde seyrinin sağlanmasıdır. Makul enflasyon oranı da fiyatlar genel düzeyinin yılda yaklaşık %2 oranında arttığı durumu ifade eder. Ancak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası yıllardır kendisine %5’lik bir hedef koymakta, belki de bu hedefe ulaştıktan sonra daha düşük düzeyleri hedeflemeyi planlamaktadır. Merkez Bankası bu süreçte maalesef başarılı bir performans ortaya koyamamış, enflasyon oranını makul düzeylere çekmeyi başaramamıştır. Diğer taraftan geçmiş tecrübeler merkez bankalarının bağımsız oldukları zaman daha başarılı sonuçlar ürettiğini bizlere göstermektedir.  

Aşağıda yer alan grafikte Türkiye’nin işsizlik oranları yer almaktadır. 2007 yılı başında %9,9 olan işsizlik oranı küresel krizin etkilerini en yoğun hissettiğimiz yıl olan 2009’da %14,8’e kadar çıkmıştır. Haziran 2012’de %7,3’e kadar düşse de sonrasında yükselen bir trendle %12,7’e kadar çıkmıştır. Ülkemizde işsizlik oranını tarımdan boşalan işgücü, kadınların iş hayatına katılımındaki artış, teknoloji kullanımı ile verimlilikte artış gibi faktörlerle aşağı çekmek zorlaşıyor. Ülkemizde tek haneli işsizlik oranları hedef olarak ve makul seviyeler şeklinde sunuluyor. Tek haneli işsizlik oranının başarı olarak kabul edilebileceği şeklinde bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak son açıklanan işsizlik oranı olan %12,7 ise, bize bu konuda daha çok çaba gösterilmesi gerekliliğini gösteriyor. Burada, açıklanan işsizlik oranı üzerinden bir değerlendirme yaptım. Gerçek işsizlik oranı da ayrıca tartışılabilir.   


 Özetle; Türkiye birçok ülke gibi küresel finans krizinden ciddi şekilde etkilenmiş ve krizin olumsuz etkilerinden hala kurtulamamıştır. Küresel finans krizi 2009 yılında en yoğun şekilde hissedilmiştir. Enflasyon ve işsizlik oranlarına bakıldığında 2011 ve 2012 yıllarına kadar bir miktar iyileşmeler söz konusu olsa da, sonrasında tekrardan olumsuz bir seyir ortaya çıkmıştır. Enflasyon oranı da, işsizlik oranı da küresel kriz öncesindeki seviyelerinden daha yüksek düzeylerdedir.

Sonraki yazımda da GSYH büyüme oranı ve kişi başına düşen GSYH’yi yorumlamaya çalışacağım.

25 Mart 2017 Cumartesi

Amerika Krizle Vedalaşırken

Önceki yazımda Fed’in küresel finans krizi boyunca ne tür adımlar attığına değinmiştim. Fed bu süreçte bir taraftan faiz oranını tarihi düşük seviyelere çekerek ekonomiyi canlandırmaya çalıştı diğer taraftan da yine tarihe geçecek boyutta bir parasal genişlemeye imza attı. Fed bilançosunu 800 milyar Dolar düzeyinden 4,5 trilyon Dolara kadar çıkardı. Böylece piyasaların likidite sıkıntılarını gidermeye çalıştı.

Fed Aralık 2015’te faiz artışlarına başladı ancak görece yavaş davranıyor ve yürüttüğü sağlıklı iletişim politikası sayesinde faiz artışlarına piyasaları hazırlıyor böylece gereksiz volatiliteyi de önlemeyi başarabiliyor. Şimdi ise Fed’in bilanço kompozisyonu gündemde. Piyasadan kamuya ait tahvilleri ve mortgage tabanlı menkul kıymetleri satın alarak piyasalara sundukları devasa likitideyi aynı işlemin tersi ile çekmeye başlayabileceklerine dair açıklamalar yapmaktalar. Bu ise özellikle gelişmekte olan ülkeleri faiz artışlarına nazaran daha fazla etkileyeceğe benziyor.

Fed faiz artışlarına neden başladı ve şimdi de bilanço kompozisyonu neden gündemde? Fed’in bu kararları alırken yakından takip ettiği ekonomik göstergeleri inceleyerek konuyu anlamaya çalışalım. Söz konusu göstergeleri FRED’den temin ettim.

Aşağıda yer alan grafikte yıllık enflasyon oranları yer almakta. Kriz öncesi %5,6 gibi oldukça yüksek bir enflasyon oranı söz konusu iken bu oran krizin etkisi ile 2008 yılının son çeyreğinde keskin düşüşler göstermeye başlıyor. Yıllık enflasyon oranları 2009 yılının Temmuz ayında %-2,1’e kadar düşüyor. Yani Amerikan ekonomisinde deflasyon baş gösteriyor. Başka bir ifade ile fiyatlar genel düzeyinde azalışlar görülmeye başlıyor. Küresel finans krizi Amerika'da olduğu gibi diğer gelişmiş ülkelerde de deflasyon riski doğurmuştur. Merkez bankaları %2 gibi makul sayılabilecek bir enflasyon için talebi canlandırma adına piyasalara bol miktarda likidite sunmuş ve faiz oranlarını tarihi düşük seviyelere çekmişlerdir.


1990’lı yıllarda ortalamada yaklaşık %80 olan enflasyon oranı ile yaşamış, şimdilerde ise %10'u aşan oldukça yüksek enflasyon oranımızla bizler, gelişmiş ülkelerin enflasyonu yükseltmek adına ortaya koymuş olduğu çabaları anlamakta zorlanabiliriz. Ancak durum böyledir. Küresel finans krizi deflasyon riski doğurmuş ve merkez bankaları para politikası araçlarını enflasyon oluşturmak için kullanmışlardır. ABD’de yıllık enflasyon oranı son olarak %2,7’e kadar çıkmıştır. Fed %2 civarında dalgalanan bir enflasyon oranına sahip olmayı yeterli bulmaktadır.     
  
Aşağıda yer alan grafikte işsizlik oranları yer almaktadır. İşsizlikte de keskin artışlar 2008 yılının son çeyreğinde başlıyor. Bu artışlar 2009 yılında devam ediyor ve Ekim ayında en yüksek seviye olan %10’a kadar çıkıyor. Şimdilerde ise işsizlik oranı kademeli olarak azalmış küresel finans krizi öncesi düzeylerini yakalamıştır. Açıklanan son işsizlik oranı Şubat 2017’de %4,7’dir. Bu düzeyler Amerika için doğal işsizlik oranı olarak kabul edilebilir. İşsizlik oranlarında ekonomik büyümeye bağlı olarak bir miktar daha düşüş söz konusu olabilir.


Son olarak gayri safi yurtiçi hasılanın büyüme oranlarına ve kişi başına düşen GSYH’nin seyrine bakalım. ABD 2008 yılının son çeyreğinde %8,2 oranında küçülmüş ve 2008 yılının tamamını %2,7 oranında küçülme ile tamamlamıştır. 2009’un ilk çeyreğinde de %5,4’lük bir küçülme söz konusudur. 2009 yılını az da olsa negatif büyüme ile kapatmıştır. Sonraki yıllardaki ortalama büyüme oranı ise %2,1. ABD’nin 2017 yılında da %2,25 oranında büyümesi tahmin ediliyor. ABD gibi büyük bir ekonomi için %2-%3 büyüme oranı başarı olarak kabul edilebiliyor.


  Aşağıda yer alan grafikte de kişi başına düşen GSYH bulunmaktadır. Küresel finans krizi öncesinde 49.500 Dolar düzeyinde bulunan kişi başına GSYH 2009 yılında 46.700 Dolara kadar gerilemiştir. Sonraki yıllarsa ise istikrarlı bir şekilde artan kişi başına GSYH, 51.800 Dolara kadar çıkmıştır.


Özetle; ABD’de baş gösteren küresel finans krizinin Amerikan ekonomisi üzerinde ciddi etkileri olmuş, ancak ABD krizden güçlenerek çıkabilmeyi başarmıştır. Enflasyonu yükseltebilmiş (bize biraz tuhaf gelebilir), işsizlik oranını kriz öncesi seviyelere çekebilmiştir. Ekonomiyi son yedi yıldır büyütmeyi başarmış kişi başına düşen GSYH’yi kriz öncesi dönemin çok daha üzerine çıkarmışlardır.

Küresel finans krizi daha sonra Avrupa Birliği borç krizine dönüşmüş ancak AB ülkeleri ABD kadar yol alamamışlardır. Küresel finans krizinin Türkiye’ye olan etkilerini de sonraki yazımda değerlendirmeye çalışayım.