google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz: İşsizlik
İşsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2017 Salı

Türkiye’nin Küresel Finans Kriziyle İmtihanı (1)

Önceki yazımda küresel finans krizinin Amerika’ya olan etkilerini değerlendirmiş, Amerika’nın enflasyon oranını %2 düzeylerine çıkarmayı başardığını, işsizlik oranını kriz öncesi seviyelere %4,7’e kadar düşürdüğünü ve yedi yıl sürekli büyüyerek kişi başına düşen GSYH’yi kriz öncesinden çok daha yüksek seviyelere, 51.800 Dolar düzeylerine kadar çıkardığını belirtmiştim. Bu yazımda da aynı ekonomik göstergeleri kullanarak Türkiye’nin bu süreçte nasıl bir performans ortaya koyduğunu değerlendirmeye çalışacağım.

Aynı sırayı kullanarak enflasyon oranı ile işe başlayalım. Türkiye bu konuda çok çekmiş ama enflasyonu düşürmenin önemini bir türlü tam olarak idrak edememiş bir ülke. Biraz enflasyon olsun yeter ki ekonomi büyüsün şeklindeki açıklamaları yıllardır duyagelmekteyiz. Bizim ‘biraz enflasyon’ dediğimiz oranların, hiçbir zaman kabul edilebilir bir düzey olmadığını da bu arada belirteyim. Hâlbuki enflasyon yüksek olduğu sürece, büyümenin istikrarlı bir şekilde devam edemeyeceğini acı tecrübelerimizle en iyi bizim anlamış olmamız gerekir.

Türkiye İstatistik Kurumu’ndan elde ettiğim verilere bir göz atalım. Aşağıda yer alan grafikte Türkiye’nin yıllık enflasyon oranları yer almaktadır. Maalesef bu konuda çok mesafe alamadığımızı görmekteyiz. Küresel finans krizi öncesinde sahip olduğumuz iki haneli enflasyona, son açıklanan oranla birlikte tekrardan sahibiz. Küresel finans krizini en yoğun şekilde hissettiğimiz 2009 yılında enflasyon oranları düşüş göstermiş, 2011 Mart ayında ise %3,99’a kadar gerilemiştir. Krizin etkisi ile tüm dünyada görülen talep daralması bu noktada enflasyondaki azalmayı belirleyen temel faktör olmuştur. Ancak enflasyonu daha düşük seviyelere çekmek başarılamamış, aynı zamanda tekrardan yükselişe geçmesine de engel olunamamıştır.    


 Enflasyon ile ilgili bazı noktaları burada not etmekte fayda vardır.
1.      Öncelikle küresel finans krizi bazı ülkeleri negatif enflasyon oranlarıyla (deflasyon) karşı karşıya bırakırken, Türkiye bu konuda rüzgarı arkasına yeterince alamamıştır.
2.      Türkiye bu süreçte yıllık olarak ortalamada yaklaşık 45 milyar Dolar enerji ithalatı gerçekleştirmiştir. Enerji fiyatları özellikle 2014 yılının ikinci yarısından itibaren ciddi düşüşler göstermiştir. Örneğin, Brent Petrol 110 Dolar seviyelerinden 30 Dolar seviyelerine kadar gerilemiştir. Bu durum Türkiye’de enflasyon oranlarının daha yüksek seviyelere çıkmasını engelleyen önemli bir faktör olmuştur. Enerji fiyatlarındaki azalmanın cari açığımıza da önemli katkılar sunduğunu belirtmekte fayda vardır. Diğer taraftan son iki yılda döviz kurlarında görülen yüksek oranlı artışların enerji fiyatlarındaki düşüşün sağladığı avantajı ortadan kaldırdığı belirtilebilir. 
3.      Bu süreçte dünyada tarımsal ürün fiyatları düşük düzeylerde seyrederken, Türkiye’de tarımsal ürün fiyatlarının ciddi artışlar gösterdiği hatta enflasyon oranının iki katına kadar çıktığı dönemler olmuştur. Örneğin enflasyon %7,5 iken tarımsal ürün fiyatlarının bir yılda %15 artması gibi. Bu durumun ayrıca incelenmesi gerekir. Zira yıllarca kendisini tarım ülkesi olarak tanımlayan bir ülkenin, tarımsal ürün fiyatlarında dünyada görülen eğilimin tersi yönde gösterdiği eğilim düşündürücüdür.

Para politikasının yürütülmesinden sorumlu olan merkez bankalarının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Fiyat istikrarı ise enflasyon oranının makul seviyelere çekilip o düzeylerde seyrinin sağlanmasıdır. Makul enflasyon oranı da fiyatlar genel düzeyinin yılda yaklaşık %2 oranında arttığı durumu ifade eder. Ancak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası yıllardır kendisine %5’lik bir hedef koymakta, belki de bu hedefe ulaştıktan sonra daha düşük düzeyleri hedeflemeyi planlamaktadır. Merkez Bankası bu süreçte maalesef başarılı bir performans ortaya koyamamış, enflasyon oranını makul düzeylere çekmeyi başaramamıştır. Diğer taraftan geçmiş tecrübeler merkez bankalarının bağımsız oldukları zaman daha başarılı sonuçlar ürettiğini bizlere göstermektedir.  

Aşağıda yer alan grafikte Türkiye’nin işsizlik oranları yer almaktadır. 2007 yılı başında %9,9 olan işsizlik oranı küresel krizin etkilerini en yoğun hissettiğimiz yıl olan 2009’da %14,8’e kadar çıkmıştır. Haziran 2012’de %7,3’e kadar düşse de sonrasında yükselen bir trendle %12,7’e kadar çıkmıştır. Ülkemizde işsizlik oranını tarımdan boşalan işgücü, kadınların iş hayatına katılımındaki artış, teknoloji kullanımı ile verimlilikte artış gibi faktörlerle aşağı çekmek zorlaşıyor. Ülkemizde tek haneli işsizlik oranları hedef olarak ve makul seviyeler şeklinde sunuluyor. Tek haneli işsizlik oranının başarı olarak kabul edilebileceği şeklinde bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak son açıklanan işsizlik oranı olan %12,7 ise, bize bu konuda daha çok çaba gösterilmesi gerekliliğini gösteriyor. Burada, açıklanan işsizlik oranı üzerinden bir değerlendirme yaptım. Gerçek işsizlik oranı da ayrıca tartışılabilir.   


 Özetle; Türkiye birçok ülke gibi küresel finans krizinden ciddi şekilde etkilenmiş ve krizin olumsuz etkilerinden hala kurtulamamıştır. Küresel finans krizi 2009 yılında en yoğun şekilde hissedilmiştir. Enflasyon ve işsizlik oranlarına bakıldığında 2011 ve 2012 yıllarına kadar bir miktar iyileşmeler söz konusu olsa da, sonrasında tekrardan olumsuz bir seyir ortaya çıkmıştır. Enflasyon oranı da, işsizlik oranı da küresel kriz öncesindeki seviyelerinden daha yüksek düzeylerdedir.

Sonraki yazımda da GSYH büyüme oranı ve kişi başına düşen GSYH’yi yorumlamaya çalışacağım.

25 Mart 2017 Cumartesi

Amerika Krizle Vedalaşırken

Önceki yazımda Fed’in küresel finans krizi boyunca ne tür adımlar attığına değinmiştim. Fed bu süreçte bir taraftan faiz oranını tarihi düşük seviyelere çekerek ekonomiyi canlandırmaya çalıştı diğer taraftan da yine tarihe geçecek boyutta bir parasal genişlemeye imza attı. Fed bilançosunu 800 milyar Dolar düzeyinden 4,5 trilyon Dolara kadar çıkardı. Böylece piyasaların likidite sıkıntılarını gidermeye çalıştı.

Fed Aralık 2015’te faiz artışlarına başladı ancak görece yavaş davranıyor ve yürüttüğü sağlıklı iletişim politikası sayesinde faiz artışlarına piyasaları hazırlıyor böylece gereksiz volatiliteyi de önlemeyi başarabiliyor. Şimdi ise Fed’in bilanço kompozisyonu gündemde. Piyasadan kamuya ait tahvilleri ve mortgage tabanlı menkul kıymetleri satın alarak piyasalara sundukları devasa likitideyi aynı işlemin tersi ile çekmeye başlayabileceklerine dair açıklamalar yapmaktalar. Bu ise özellikle gelişmekte olan ülkeleri faiz artışlarına nazaran daha fazla etkileyeceğe benziyor.

Fed faiz artışlarına neden başladı ve şimdi de bilanço kompozisyonu neden gündemde? Fed’in bu kararları alırken yakından takip ettiği ekonomik göstergeleri inceleyerek konuyu anlamaya çalışalım. Söz konusu göstergeleri FRED’den temin ettim.

Aşağıda yer alan grafikte yıllık enflasyon oranları yer almakta. Kriz öncesi %5,6 gibi oldukça yüksek bir enflasyon oranı söz konusu iken bu oran krizin etkisi ile 2008 yılının son çeyreğinde keskin düşüşler göstermeye başlıyor. Yıllık enflasyon oranları 2009 yılının Temmuz ayında %-2,1’e kadar düşüyor. Yani Amerikan ekonomisinde deflasyon baş gösteriyor. Başka bir ifade ile fiyatlar genel düzeyinde azalışlar görülmeye başlıyor. Küresel finans krizi Amerika'da olduğu gibi diğer gelişmiş ülkelerde de deflasyon riski doğurmuştur. Merkez bankaları %2 gibi makul sayılabilecek bir enflasyon için talebi canlandırma adına piyasalara bol miktarda likidite sunmuş ve faiz oranlarını tarihi düşük seviyelere çekmişlerdir.


1990’lı yıllarda ortalamada yaklaşık %80 olan enflasyon oranı ile yaşamış, şimdilerde ise %10'u aşan oldukça yüksek enflasyon oranımızla bizler, gelişmiş ülkelerin enflasyonu yükseltmek adına ortaya koymuş olduğu çabaları anlamakta zorlanabiliriz. Ancak durum böyledir. Küresel finans krizi deflasyon riski doğurmuş ve merkez bankaları para politikası araçlarını enflasyon oluşturmak için kullanmışlardır. ABD’de yıllık enflasyon oranı son olarak %2,7’e kadar çıkmıştır. Fed %2 civarında dalgalanan bir enflasyon oranına sahip olmayı yeterli bulmaktadır.     
  
Aşağıda yer alan grafikte işsizlik oranları yer almaktadır. İşsizlikte de keskin artışlar 2008 yılının son çeyreğinde başlıyor. Bu artışlar 2009 yılında devam ediyor ve Ekim ayında en yüksek seviye olan %10’a kadar çıkıyor. Şimdilerde ise işsizlik oranı kademeli olarak azalmış küresel finans krizi öncesi düzeylerini yakalamıştır. Açıklanan son işsizlik oranı Şubat 2017’de %4,7’dir. Bu düzeyler Amerika için doğal işsizlik oranı olarak kabul edilebilir. İşsizlik oranlarında ekonomik büyümeye bağlı olarak bir miktar daha düşüş söz konusu olabilir.


Son olarak gayri safi yurtiçi hasılanın büyüme oranlarına ve kişi başına düşen GSYH’nin seyrine bakalım. ABD 2008 yılının son çeyreğinde %8,2 oranında küçülmüş ve 2008 yılının tamamını %2,7 oranında küçülme ile tamamlamıştır. 2009’un ilk çeyreğinde de %5,4’lük bir küçülme söz konusudur. 2009 yılını az da olsa negatif büyüme ile kapatmıştır. Sonraki yıllardaki ortalama büyüme oranı ise %2,1. ABD’nin 2017 yılında da %2,25 oranında büyümesi tahmin ediliyor. ABD gibi büyük bir ekonomi için %2-%3 büyüme oranı başarı olarak kabul edilebiliyor.


  Aşağıda yer alan grafikte de kişi başına düşen GSYH bulunmaktadır. Küresel finans krizi öncesinde 49.500 Dolar düzeyinde bulunan kişi başına GSYH 2009 yılında 46.700 Dolara kadar gerilemiştir. Sonraki yıllarsa ise istikrarlı bir şekilde artan kişi başına GSYH, 51.800 Dolara kadar çıkmıştır.


Özetle; ABD’de baş gösteren küresel finans krizinin Amerikan ekonomisi üzerinde ciddi etkileri olmuş, ancak ABD krizden güçlenerek çıkabilmeyi başarmıştır. Enflasyonu yükseltebilmiş (bize biraz tuhaf gelebilir), işsizlik oranını kriz öncesi seviyelere çekebilmiştir. Ekonomiyi son yedi yıldır büyütmeyi başarmış kişi başına düşen GSYH’yi kriz öncesi dönemin çok daha üzerine çıkarmışlardır.

Küresel finans krizi daha sonra Avrupa Birliği borç krizine dönüşmüş ancak AB ülkeleri ABD kadar yol alamamışlardır. Küresel finans krizinin Türkiye’ye olan etkilerini de sonraki yazımda değerlendirmeye çalışayım.