google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz: Nisan 2017

30 Nisan 2017 Pazar

Faiz ve Kar Payı Tablosu Okuma

Türkiye’de mevduat toplamaya yetkili iki tür banka vardır. Ticari bankalar ve katılım bankaları. Ticari bankalar faiz esasına göre işlem yaparken, katılım bankaları kar payı esasına göre işlem yapmaktadırlar. Ticari bankalarda belirli bir süre sonra geri almak üzere para yatırarak açtırdığınız hesaba, vadeli mevduat hesabı denmektedir. Katılım bankalarında söz konusu hesabın adına da katılım hesabıdır. İyi de neye katılıyoruz peki :) diye sorarsanız, katılım bankasının gerçekleştirdiği faaliyetlerden kaynaklanan riske katıldığınızı belirtebiliriz.

Ticari bankaların vadeli mevduat hesaplarına sunacakları faiz oranlarını gösteren, katılım bankalarında da katılım hesaplarına sundukları kar payı oranlarını gösteren bir tablosu bulunur. Aşağıda Türkiye’de faaliyet gösteren bir ticari, bir de katılım bankasının oran tablosu yer almaktadır. Bu tabloyu nasıl okumamız gerektiğini açıklamaya çalışalım.  

Vade
Vergi Oranı (%)
A Ticari Bankası (%)
B Katılım Bankası (%)
1 Ay
15
8,4
7,42
3 Ay
15
8,5
7,49
6 Ay
15
8,6
8,21
1 Yıl
12
9,25
8,45

            Ticari ve katılım bankasının oranlarına baktığınızda, katılım bankalarının küsuratlı oranları dikkatinizi çekmiş olabilir. Mesela %7,5 değil %7,49, %8,2 değil %8,21 gibi. Acaba neden böyledir? Daha detaylı hesaplama yaptıklarını mı göstermek istiyorlardır? Bu sorulara cevabı yazının ilerleyen bölümlerinde bulacaksınız.

Ticari bankanın 1 yıl vade için sunduğu oran %9,25’dir. Bu oran bankanın size taahhüdüdür. Söz konusu 1 yıl banka için nasıl geçerse geçsin bu değişmeyecektir. Yani bugün para yatırmanın halinde paranız bir yıl sonra brüt olarak %9,25 artacaktır. Örneğin ticari bankaya 1.000TL yatırmanız halinde paranız bir yıl sonra brüt olarak 1.092,5TL’ye çıkacaktır. Ticari bir bankada mevduat hesabı açtırdığınızda vade sonunda paranızın kaç liraya ulaşacağını parayı yatırdığınız gün bilirsiniz. Peki 1 ay vade tercih edilirse de 1.000TL 1 ay sonra brüt olarak 1.084TL’ye mi çıkacaktır? Güzelmiş :) diyebilirsiniz. Ancak böyle olsa sanırım hiç kimse diğer vade alternatiflerini tercih etmez. Tabii ki böyle değildir. Çünkü vadeli mevduat için faiz oranları yıl cinsinden verilir. Yani burada aylık brüt faiz tutarını bulmak için 84TL’yi 12’ye bölmeniz gerekecektir. Peki 1 ay vadeli hesap açıp 1 yıl içinde 12 kez yeniletmeli miyim, yoksa 1 yıl vadeli bir hesap mı açtırmalıyım? Hangi alternatif daha avantajlı olabilir. Bu sorunun cevabını ilgili yazıda bulabilirsiniz.

Katılım bankalarının kar payı oranları ise bir taahhüt içermez, gösterge niteliğindedir. Daha önce de belirttiğimiz üzere katılım hesabı açtırdığınızda bankanın riskine katılmış olursunuz. Paranız bankanın faaliyetlerinde kullanılır ve vade bittiğinde ilgili dönemde gerçekleşen kar ya da zararı önceden belirlenmiş olan oranlara göre banka sizinle paylaşır. Bu paylaşım sonucunda ortaya çıkan kar oranı da ilan edilir. Örneğin yukarıda bir yıl vade için kar payı oranı %8,45’dir. Bu şu demektir. 1 yıl önce parasını katılım bankasına yatıran müşterilere dağıtılan kar paylarının anaparaya olan oranı brüt olarak %8,45’dir. Küsuratlar böyle ortaya çıkmaktadır başka bir yüzden değil. Yani siz bugün katılım bankasına paranızı yatırdığınızda 1 yıl sonra bu orandan daha düşük veya daha yüksek bir kar payı elde edebilirsiniz. Hatta zarar bile söz konusu olabilir. Ancak Türkiye’deki katılım bankalarında yakın tarihimizde bir zarar söz konusu olmamıştır. Bunun nedenlerini başka bir yazıya bırakalım. Katılım bankalarının kar payı oranları da faiz oranları gibi yıl cinsinden verilir. Örneğin 1 ay vade için kar payı oranı %7,42’dir. Bu şu demektir. Katılım bankasında 1 ay önce vadeli hesap açtıran müşterilerin hesaplarına bugün dağıtılan kar paylarının anaparaya oranı yıllık olarak brüt %7,42’dir. 

Bazen hocalar sınavlarda, soruda kullanılmaması gereken bilgileri de sunabilirler. Böylece soru daha zor hale gelebilir. Zira bazı öğrenciler verilen bütün bilgileri kullanmadan soruyu çözmek istemezler :) Vergi oranları da burada biraz öyle durdu. Bu konunun anlaşılabilmesi için vergi oranlarına değinmesek de olurdu. Ancak bahsedilmesinde de bir mahsur yok. Bankalardan elde edilen gelirler stopaja tabi. Yani elde ettiğiniz gelirin bir kısmını devlete vergi olarak ödüyorsunuz. Günümüzde geçerli olan vergi oranları, 6 aya kadar %15, 1 yıla kadar %12 ve 1 yıldan uzun vadelerde de %10’dur. Ülkemizde vergi oranlarının tüm vadeler için aynı olduğu dönemler olmuştur. Günümüzdeki uygulama ile devlet tasarruf sahiplerini uzun vadeli hesap açtırmaya teşvik etmektedir. Zira ülkemizde mevduatın vadesi oldukça kısadır. Merak edenler ilgili yazıya göz atabilir. Bu durum bankacılık sektörünün riskini de artırmaktadır.

29 Nisan 2017 Cumartesi

Faiz Haram mı?

Evet.

Bu konunun uzmanı olmasam da, katılım bankacılığını daha iyi anlayabilmek için yaptığım okuma ve araştırmalar ışığında bu konuyu değerlendirmeye çalışacağım. Yaptığım değerlendirmeler konu hakkında daha derin bilgiye sahip kişiler tarafından zenginleştirilirse de memnun olurum. Hakkında sayısız kitap ve makale yazılmış olan bu konu üzerinde giriş niteliğinde bir yazı olacak bu.

Haram, Allah tarafından yasaklanmış eylemleri ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de faizin Allah tarafından haram kılındığı yazmaktadır. Hadislerde de faizin büyük günahlar arasında yer aldığı belirtilmektedir. Faizin azı da çoğu da haramdır. Dinin emirleri belirli bir zamanla sınırlı değildir. Dolayısıyla faiz geçmişte olduğu gibi günümüzde de haramdır.

Faiz neden haramdır?

Allah yasakladığı için. Müslümanlar nasıl namazı spor için değil Allah emrettiği için kılıyorsa, orucu nasıl sıhhat için değil Allah emrettiği için tutuyorsa, faiz alıp vermeyen Müslümanlar da Allah emrettiği için faiz alıp vermez.

Faizin haram olmasının başlıca nedeni onun zulüm ve haksızlık oluşu ile açıklanmaktadır. Faiz alanın zulmetmiş, faiz ödeyenin de zulme uğramış olduğu zikredilmektedir. Borç verenlerin görece daha zengin olduğu düşünülür ise zenginler faiz ile daha da zenginleşecektir. Dolayısıyla faiz gelir dağılımı adaletsizliğine olumsuz etki eden bir faktör olarak değerlendirilmektedir. İslam ekonomisinin gelir dağılımı adaletsizliğine çözüm getireceği değerlendirilmektedir.

Borç alışverişi nasıl gerçekleşecek?

Günümüzde az ya da çok ekonomilerde bir miktar enflasyon söz konusudur. Örneğin bugün alınan 1.000TL’lik bir borç, bir yıl sonra 1.000TL olarak ödenirse bu durumda borç verenin satın alma gücü azalmış olur. Ödeme enflasyon farkı ile yapılmalıdır. İlgili dönemde %10 oranında bir enflasyon söz konusu ise ödeme 1.100TL olarak yapılmalıdır. En başta bu durum konuşulmamış olsa bile, ödeme enflasyon farkı ile gerçekleştirilmelidir. Böylece borç veren kişi bir yıl sonra da aynı satın alma gücüne sahip olabilmektedir. Fazladan yapılan 100TL’lik ödeme enflasyondan kaynaklanmakta, faiz olarak sayılmamaktadır. Zulmetmek veya zulme uğramamak için enflasyon farkı ödenmelidir. Aksi takdirde ayette bahsedilen zulüm durumu söz konusu olacaktır.   

Yetkili kurumlar tarafından açıklanan enflasyon oranı bir mal demeti üzerinden ve toplumda ortalama bir insanın tüketim harcamaları dikkate alınarak hesaplanmaktadır. Aslında herkesin enflasyon oranı farklıdır. Örneğin gelirinin %40’ını seyahate ayıran birisi ile gelirinin %40’ını gıda harcamalarına ayıran birisinin enflasyon oranı doğal olarak farklı olacaktır. Bu sebeple böyle bir alışverişte borçlunun ya da alacaklının az da olsa kar ya da zararı olabilir. Ancak herkes için enflasyon oranı hesaplamak da imkânsızdır. İslam dini insanları imkânsızla mükellef tutmamıştır. Dolayısıyla böyle bir durumda karşılıklı helalleşme yeterli görülmektedir.

Dini duyarlılığı veya farklı nedenler ile faizden kaçınan kişiye saygı duyulabilir. Peki devlet kurumları bu konuda nasıl davranmalıdır? Kapitalist sistemin dünya üzerinde bir hâkimiyeti söz konusudur. Küreselleşmenin etkisi ile birçok ülke bu rüzgârdan payına düşeni almaktadır. Sosyalizmden çok kapitalizme daha yakın olan karma ekonomik sistemlerin, genelde günümüz ekonomi politikalarında etkili olduğu söylenebilir. Türkiye’de de böyledir.

Merkez Bankasının hemen hemen her toplantısında faiz tartışmaları gündeme gelmektedir. Kısa vadeli faiz oranlarını belirleyen Merkez Bankasının amacı fiyat istikrarıdır. Yani enflasyonu oranının %2 gibi makul düzeylerde seyridir. Türkiye’de enflasyon oranları çift haneye ulaşmıştır ve yüksek bir düzeydedir. Türkiye gibi yüksek enflasyona sahip olan ülkelere baktığımızda, merkez bankalarının belirlediği faiz oranının enflasyon oranından daha yüksek olduğunu görmekteyiz. Aynı zamanda Türkiye’de benzer bir tecrübeye sahiptir. 2003-2011 yılları arasında faiz oranları belirgin şekilde enflasyon oranının üzerinde seyretmiştir. Enflasyon oranı yüksek olan ülkeler uyguladıkları para politikası ile enflasyonu aşağıya çekmeye çalışmakta, enflasyon oranı azaldıkça da faiz oranlarını azaltmaktadırlar.

Enflasyonu düşürmeden faiz oranlarını aşağıya çekersek ne olur? 

         Böyle bir durumda ilk olarak döviz kurları birden yukarı gidecektir. Bu durum da enflasyon oranının daha da yüksek oranlara çıkmasını beraberinde getirir. Ayrıca bunu yaparak piyasa ekonomisinde başarılı olmuş bir merkez bankası bulmak sanırım mümkün değildir. Yaparsanız denemiş olursunuz. Ancak karşınıza bir fatura da çıkabilir. O da daha yüksek enflasyondur. Merkez bankaları bağımsız olduklarında daha başarılı oldukları görülmektedir. Dolayısıyla bunu sağlamak toplumun faydasınadır.

İslam dinine uygun finansal hizmetler sunan katılım bankalarının ülkemizde bankacılık sektöründeki payı %5’in biraz altındadır. Bu orana baktığımızda insanların çoğunun faiz esası ile faaliyet gösteren ticari bankaları tercih ettiği görülmektedir. Katılım bankaları bu oranı 2023 yılına kadar %15’e çıkarmayı planlamaktadırlar.

Toplumumuzda finansal okuryazarlık düzeyi düşük olduğu gibi, İslami finansal okuryazarlık düzeyi de düşüktür. Bu noktada bilim adamlarının da büyük bir sorumluluğu vardır. Günümüz ekonomik sorunlarına ne tür çözümler üretilebileceği konusunda, İslam dünyasının yeterli bir çaba sarf ettiği pek söylenemez. Bunun da sanırım en önemli nedeni ekonomi ve finans alanındaki bilim adamlarının dini konulara, din âlimlerinin ise günümüz ekonomik ve finans sistemine hâkim olmamalarıdır. Bu konuda sonuç alabilmek için ortak çalışma kültürüne ihtiyaç vardır. Maalesef o da biz de çok fazla yoktur. 

25 Nisan 2017 Salı

Banka Hortumlama

Bu yazımda geçmişte yaşadığımız banka iflaslarını ve bu iflaslardan günümüz için ne tür dersler çıkarmamız gerektiğini değerlendireceğim. 1990’lı yıllar yüksek enflasyon ve yüksek faiz oranları ile geçti. 1994 yılında 5 Nisan Kararları olarak anılan kararlar ile devalüasyon yapıldı, o zaman sabit döviz kuru sistemi uygulanmaktaydı ve Dolar TL karşısında %166! oranında değer kazandı. Aynı zamanda tasarrufların finansal piyasalara kazandırılabilmesi için mevduata %100 devlet güvencesi getirildi. Yani bankaların batması halinde tasarruf sahipleri mağdur edilmeyecek, paraları devlet tarafından ödenecekti.

Kronik ekonomik sorunlarımızdan kurtulmak adına 2000 yılı başında önemli bir adım atılmış olsa da, uygulamada yaşanan sorunlar nedeni ile Kasım 2000’de çok ciddi bir likidite krizi yaşandı. Bankalararası piyasada faiz oranları %7500! gibi rekor bir düzeye çıktı. IMF’nin sunduğu ek likidite ile durum atlatılabildi ancak sorunlar geçiştirildi. Şubat 2001’e gelindiğinde ise Cumhuriyet tarihimizin en büyük “yerel” krizi ile karşı karşıya kaldık. Sabit döviz kuru sisteminden, dalgalı döviz kuru sistemine geçildi, TL yine büyük oranlı değer kayıpları yaşadı. Ekonomi daraldı, işsizlik arttı, bankacılık sistemimizin üçte biri çöktü. O yıllarda yaşanan banka iflasları yüzünden devletin yaklaşık 40 milyar Dolar zararının olduğu belirtilmekteydi. Mevduata %100 devlet güvencesi altındaydı dolayısıyla bu bedeli toplum olarak hep birlikte ödedik.

Bankalar neden battı?

BDDK o süreçlerde batan 20 bankanın 12’sinin “mali bünyelerinin bozulması ve banka kaynaklarının hâkim ortakların lehine ve banka zararına sebep olacak şekilde kullanılması nedeniyle” Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredildiğini belirtmektedir. Yani söz konusu bankalar zarar ederken, hâkim ortaklar bu durumdan karlı çıkmış! Halk dilinde “banka hortumlama” denilen şey yaşanmış. Sanırım mevzuatın yetersizliği ve denetim eksikliği bu durumların ortaya çıkmasındaki temel faktörler. BDDK kuruldu, bankacılık sistemi yeniden yapılandırıldı bu tür olaylar bir daha da yaşanmadı. 2008 yılında baş gösteren küresel finans krizi ile dünyada birçok banka batarken bile Türkiye’de herhangi bir banka iflası yaşanmadı.     

         Banka zarar ederken bu durum hâkim ortakların lehine nasıl işler? Tasarrufların günümüzdeki kadar çok olmadığı aynı zamanda yüksek faiz oranlarının söz konusu olduğu geçmişte, bankalar topladıkları mevduatı devlete yüksek faiz ile borç vermekte bir kısmını da holding bünyesinde kendi şirketlerine kredi olarak kullandırmaktaydılar. Bireysel krediler ise yok denecek kadar azdı. Bankanın kredi kullandırdığı şirketler, yaptıkları ticari alışverişlerde zarar ediyor sonrasında da, bankaya olan kredi borcunu geriye ödeyemiyor böylece bankanın da mali bünyesi bozularak iflas ediyordu. Hukuki süreçlerde 12 bankanın hâkim ortaklarının bu durumlardan avantaj sağladığı tespit edildi.

Kredi Garanti Fonu ne tür sonuçlar doğuracak?

KGF son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz bir devlet kurumu. İşletmelerin finansmana ulaşmalarına destek oluyor, bankalardan alınan kredilere kefil oluyor. İşletmelerin finansmana ulaşmaları sayesinde ekonomik büyüme ve istihdamın olumlu şekilde etkileneceği öngörülüyor. Dolayısıyla çok büyük öneme sahip bir kurum. Zira genç girişimcilerin, kadın girişimcilerin yenilikçi fikirleri desteklenebilir, ihracat potansiyeli yüksek olan, cari açığımızın azalmasına katkı sunan, ihracatımızın kalitesinin artıran, alternatif enerji kaynaklarını harekete geçiren işletmelerin desteklenmesi ekonomiye önemli katkılar yapabilir. Önceki yıllarda verilen kredilere kıyasla, 2017 yılı KGF kredilerinde çok yüksek bir artış var. Dolayısıyla bu kredilerinin etkisini bu yıl görmeye başlayacağımızı söyleyebiliriz.

Günümüzde banka kredileri içinde geri ödenmeyen yani batık kredilerin oranı %3 düzeylerinde. KGF kredilerinin etkisi ile bu oran artabilir ve hem bankalar hem de hazine bu durumdan olumsuz yönde etkilenebilir. Uygulamanın suiistimale uğramaması gerekir. Bir ekonomik kriz yaşanması halinde ise devletin büyük bir yükün altında kalma riski bulunmaktadır. Bu konuda daha detaylı değerlendirme için Kredi Garanti Fonu'nu Yanlış Anlıyoruz başlıklı yazımı okuyabilirsiniz. 

Geçmişte banka iflasları ile devletin karşılamak zorunda kaldığı zararın bir benzeri, KGF desteği ile bankalardan kredi kullanan işletmelerin iflası ile karşımıza çıkabilir.  

24 Nisan 2017 Pazartesi

Yabancı Yatırımcının Borsa Getirisi Üzerine

Borsa İstanbul Hisse Senedi Piyasasında yabancı yatırımcının payı %60 ile %70 arasında değişmektedir. Bu oran yabancı yatırımcıların payı azaldığında %60’a yaklaşmakta, artığında da %70’e yaklaşmaktadır. Günümüzde yabancı payı %65 düzeyindedir. Yani Borsa İstanbul’da yabancı yatırımcının payı, yerli yatırımcıdan daha fazladır. Ancak bu Borsa İstanbul’da hisse senetleri işlem gören firmaların %65’inin yabancılara ait olduğu anlamına gelmez. Zira Borsa İstanbul’da halka açıklık oranı ortalama %40 düzeylerindedir.

Yabancı yatırımcının getirisini, önceki yazımda değerlendirdiğim yerli yatırımcısının getirisinden farklılaştıran iki neden var.

1.      Yabancı yatırımcı döviz kuru riski alıyor. Yani dövizini bozdurup hisse senedi alıyor. Sonra da hisse senedini satıp sahip olduğu TL ile tekrar döviz alıyor. Döviz alış ve satış dönemleri doğal olarak farklı. Dolayısıyla bu durum getirisine olumlu ya da olumsuz şekilde yansıyabiliyor. Türkiye’de döviz kurları genelde artış gösterdiği için, çoğunlukla olumsuz yansıyor diyebiliriz.
2.      Diğer taraftan yabancı yatırımcının reel getirisini hesaplarken kendi ülkesinin enflasyon oranını dikkate almak gerekiyor. Zira yaşanan ülkenin enflasyon oranı, yatırımcının satın alma gücünü azaltıyor. Borsa İstanbul’a, yabancı yatırımcıların genelde gelişmiş ülkelerden geldiği düşünüldüğünde ve gelişmiş ülkelerdeki enflasyon oranlarının Türkiye’den daha düşük olduğu dikkate alındığında, bu durumun yabancı yatırımcıya olumlu şekilde yansıdığını belirtebiliriz.

Yabancı yatırımcının Borsa İstanbul’dan sağladığı getiriyi değerlendirmek için bazı varsayımlarda bulunmak gerekiyor. Yabancı yatırımcının ABD’de yaşadığını ve yılbaşında gelip yıl sonunda gittiğini varsayacağım. Yani yılbaşında Dolar bozdurup TL, almakta yıl sonunda da TL’yi Dolara çevirmektedir. Böylece yıllık getirileri hesaplama imkânı olacak. 31 yıllık süreci iki döneme ayırdım. Neden böyle bir ayrım yaptığımı önceki yazımda açıkladım.  


         1986-2002 yılları kapsayan ilk dönemde yabancı yatırımcıların getirisi oldukça yüksek. 1989’da yabancı yatırımcının yıllık getirisi %364, 1999’da %246, 1987 ve 1993’de %200 civarında. Yabancı yatırımcının en yüksek kaybı 1988 yılında %69 olarak gerçekleşmiştir. İlk dönemde ortalama yıllık getiri oranı %48’dir. İkinci dönemde yabancı yatırımcı en yüksek getiriyi %113 ile 2003 yılında sağlıyor. Sonrasında 2009 yılında %103’lük bir getiri oranı söz konusu. 2008 yılında ise yabancı yatırımcının kaybı %62 oranında. 2003-2016 yıllarını kapsayan ikinci dönemde yabancı yatırımcının ortalama yıllık getiri oranı %24. Yabancı yatırımcının ikinci dönemde yıllık ortalama getirisi ilk dönemin tam olarak yarısı kadar.  


Yukarıda yer alan grafikte de yabancı yatırımcının reel getirisi bulunmakta. ABD’de enflasyon oranları Türkiye’deki gibi yüksek olmadığından, nominal ve reel getiriler arasında fark fazla değil. Reel getiri konusunda bilgi için ilgili yazı okunabilir. 1989 yılında yabancı yatırımcının reel getirisi %343 ile en yüksek düzeyde. Bu oran 1999 yılında %237, 1993’de de %198 düzeyinde. En yüksek reel kayıp 1988’de %70 olarak gerçekleşmiştir. İlk dönemde ortalama yıllık reel getiri %44’dür. İkinci dönemde en yüksek reel getiri 2003 yılında %109 olarak gerçekleşmiştir. 2009 yılında bu oran %98, 2007 yılında da %67’dir. Yabancı yatırımcının 2008 yılındaki reel kaybı ise %62’dir. 2003-2016 yılları kapsayan ikinci dönemde ortalama yıllık reel getiri oranı %21’dir.


Yabancı yatırımcının Borsa İstanbul Hisse Senedi Piyasasında sağladığı getiri oranlarını iki döneme ayırıp incelediğimizde, ilk dönemde hem nominal hem de reel getirilerin daha yüksek olduğunu görüyoruz. Ancak getiri oranlarındaki dalgalanma, başka bir ifade ile risk de ilk dönemde ikinci döneme göre daha yüksek. Bu durum da finans biliminin risk getiri ilkesi ile uyumlu. Yukarıda yer alan grafikte nominal ve reel getiri arasında çok fazla fark olmaması, ABD’de enflasyon oranlarının Türkiye’nin enflasyon oranlarından çok daha düşük olmasından kaynaklanıyor.

Yabancı yatırımcı yerli yatırımcıdan daha fazla mı kazanmış?

Evet. Önceki yazımda yerli yatırımcıların ortalama yıllık reel getirisinin ilk dönemde %38 (yabancı yatırımcının %44), ikinci dönemde ise %15 (yabancı yatırımcının %21) olduğunu ortaya koymuştuk. Bu durum, yabancı yatırımcının döviz kurundaki artıştan kaynaklı dezavantajının, yaşadığı ülkedeki enflasyon oranının daha düşük olmasının sağladığı avantajdan, daha düşük olmasıyla mümkün olmuştur.

Özetleyecek olursak; Yabancı yatırımcıların Borsa İstanbul’da oldukça yüksek getiriler sağladığını söyleyebiliriz. Ancak 1986-2002 döneminde sağlanan ortalama yıllık getiri, 2003-2016 döneminin iki katıdır. Tabii ilk dönemde risk de daha yüksek. ABD hisse senedi piyasalarında tarihsel olarak yıllık ortalama getiri %12 civarındadır. Türkiye’de ilk dönemde bunun 4 katı, ikinci dönemde de 2 katı kazanç sağlanmıştır. Ancak son iki yılda ise kayıp söz konusudur. Yerli yatırımcıda olduğu gibi yabancı yatırımcının da Borsa İstanbul’da sağladığı getiri zaman içinde azalmıştır. 

23 Nisan 2017 Pazar

Borsa Getirisi Üzerine

Borsalar, hisse senedi, tahvil gibi menkul kıymetlerin işlem gördüğü finansal piyasalardır. Ancak borsa deyince akla ilk olarak hisse senetleri gelmektedir. Bu yazıda Türkiye’de 1986 yılbaşında faaliyete geçen Borsa İstanbul (ilk adı İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Hisse Senedi Piyasanın getirisi üzerine bir değerlendirme yapacağım.

1986-2016 yılları arasındaki 31 yıllık bir dönemi, 1986-2002 ve 2003-2016 yılları olmak üzere iki dönemde inceleyeceğim. Karşılaştırmayı farklı tarihleri dikkate alarak yaptığınızda sonuçlar doğal olarak değişecektir. Neden 31 yıllık dönemi ikiye ayırarak incelediğimin ve neden ilk dönemi 2002 yılında bitirdiğimin üç tane nedeni var.

1.      İlk dönemde enflasyon ve faiz oranları belirgin şekilde yüksek, farklı bir ekonomik yapı mevcut.
2.      Bu olumsuzluk sonucu yaşadığımız 2001 krizinin Borsaya olan etkileri 2002 yılında da devam etti.
3.      Tek parti iktidarı ile önceki dönemleri karşılaştırma imkânı bulunmakta.

Hisse senetlerinden iki tür gelir elde edilmektedir. Kar payı (temettü) ve sermaye kazancı. Detaylı bilgi için ilgili yazı okunabilir.  Hesaplamalarda hem sermaye kazancı hem de kar payı dikkate alınmıştır. İlk olarak yıllık getiri oranlarına bakalım.


İlk dönemde yıllık getiri oranları belirgin şekilde daha yüksektir. 1989 ve 1999 yıllarında Borsadaki kazanç %500 gibi oldukça yüksek bir orana yaklaşmış bulunmaktadır. Bu dönemde Borsanın yıllık ortalama getiri oranı %133. İkinci dönemde getiri oranları daha düşüktür. Bu süreçte en yüksek getiri, 2008 yılındaki %50’lik kaybında etkisiyle, 2009 yılında %100’ü aşmıştır. 2010 yılından sonra ise ilginç bir şekilde Borsa bir yıl kazandırmış bir yıl kaybettirmiştir. İkinci dönemde Borsanın yıllık ortalama getiri oranı %26’dır.

Enflasyon satın alma gücümüz azalttığı için, enflasyondan arındırılmış reel getiriye de bakmak gerekir. Reel getiri hakkında detaylı bilgi için ilgili yazı okunabilir. 1989 ve 1999 yıllarında reel getiri %250’yi aşmıştır. Bu oldukça yüksek bir getiridir. İlk dönemde en yüksek reel kayıp 1988 yılında %68 olarak gerçekleşmiştir. İlk dönemde yıllık ortalama reel getiri %38’dir ve oldukça yüksek bir getiri oranına işaret etmektedir. 2003-2016 döneminde en büyük reel kayıp 2008 yılında %55, en yüksek reel kazanç ise 2009 yılında %90 olarak gerçekleşmiştir. İkinci dönemde yıllık ortalama reel getiri %15’dir.


1986-2002 yıllarını kapsayan ilk dönem, hem nominal getiri hem de reel getiri açısından yatırımcılara daha yüksek getiri sunmuştur. Ancak yıllar itibariyle getiri oranlarındaki dalgalanma, başka bir ifade ile risk, ilk dönemde daha yüksektir. Bu durum finans biliminin risk getiri ilişkisi ile de uyumludur. Yani yüksek riskin karşılığı yüksek getiri, düşük riskin karşılığı da düşük getiridir. Bu durum “ne kadar ekmek o kadar köfte” sözü ile de anlatılabilir.


Özetle; Borsa İstanbul Hisse Senedi Piyasası 31 yıllık tarihinde yatırımcılarına yüksek kazanç sunmuştur. Bu getiriyi iki döneme ayırıp incelediğimizde, 1986-2002 yıllarını kapsayan ilk dönemde hem nominal hem de reel getiri, 2003-2016 yıllarını kapsayan ikinci dönemden daha yüksektir. Yatırımcıların servetindeki artış ilk dönemde daha fazla olmuştur. Ancak ilk dönemde risk de daha yüksektir. Bu durum finans biliminin temel ilkesi olan risk getiri ilkesi ile uyumludur.

Borsanın geçmişte yüksek getiri sunması, gelecekte de sunacağı anlamına gelmez. Ancak bize bir fikir verebilir. Şu an Borsa 92 bini aşarak tarihinin en yüksek seviyelerinden birine ulaştıysa da, Dolar bazında çok yüksek olduğu pek söylenemez. Bu durumda Türkiye’ye dair olumlu beklenti oluşursa yabancıların yüklü alımlar yapabileceği düşünülebilir. Ancak Türkiye’nin ekonomik görünümündeki kötüleşmeyi bu blogda bir çok yazıda ifade ettim. Yabancı yatırımcının gelmesi için risklerimizi azaltmamız gerekiyor. Diğer taraftan uzun vadede hisse senetlerinin alternatif finansal araçlara göre daha yüksek kazandırdığı da bir gerçek. Karar sizin… 

Sonraki yazımda da kur riski alarak Borsa İstanbul’da hisse senedi satın alan yabancı yatırımcıların getiri oranlarını değerlendireceğim.

22 Nisan 2017 Cumartesi

TEST 3

Üniversitelerin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültelerinde ve Uygulamalı Bilimler Yüksekokullarında okuyan öğrenciler ve finansal okuryazarlık düzeylerinin artırmak isteyenler için bloğumda Soru – Cevap bölümü oluşturdum. Soruların altında bulunan adrese gittiğinizde sorunun cevabına ulaşabilirsiniz. Kamu Personeli Seçme Sınavı, Müfettişlik / Uzmanlık Sınavları, Sermaye Piyasası Kurulu Lisanslama Sınavları ve Banka Sınavlarına hazırlıkta da faydalı olacağını düşündüğüm sorulardan oluşan testlerden üçüncüsü…
Gördüğünüz gibi Soru – Cevap bölümünün faydasının olmadığı bi sınav yok :) Buyrun o zaman…

1. Hisse senedi yatırımcısını ne tür gelirler elde eder?
a.       Kar payı
b.      Kar payı ve Faiz
c.       Kar payı ve Temettü
d.      Kar payı ve Sermaye kazancı

      2. Borsa İstanbul Hisse Senedi Piyasasında TL bazında en yüksek kayıp hangi yıl görülmüştür?
a.       1988
b.      1994
c.       2000
d.      2008

3.      Finansal sistemde kanuni çerçeveyi kim belirler?
a.       Finansal piyasalar
b.      Finansal kurumlar
c.       Düzenleyici ve denetleyici kurumlar

4.      Foreks piyasasında Sermaye Piyasası Kurulu 2011 yılındaki ilk düzenlemesi ile ne kadar kaldıraç kullanma olanağı sunmuştur?
a.       1’e 25
b.      1’e 50
c.       1’e 100
d.      1’e 400

5.      Dolar endeksi Amerikan Dolarının kaç para birimine karşı değerini gösterir?
a.       4
b.      5
c.       6
d.      7
e.       8

      6. 2016 ABD seçimlerinden sonra Dolar karşısında en fazla değer kazanan para birimi hangisidir?
a.       Meksika Pezosu
b.      İsrail Şekeli
c.       Brezilya Reali
d.      Türk Lirası
e.       Rus Rublesi

7.      Para piyasasının en önemli kurumu hangisidir?
a.       Bankalar
b.      Borsa
c.       Sigorta şirketleri
d.      Faktöring şirketleri

8.      Küresel Finans Krizi öncesinde FED faiz oranı en yüksek kaç seviyesindeydi?
a.       %2,25
b.      %3
c.       %4,5
d.      %5,25
e.       %6,5

   9.  “Bileşik faiz yönteminde her dönem anaparada artış olmaktadır.” Bu ifade…
a.       Doğrudur
b.      Yanlıştır

10.  Ruble hangi ülkenin para birimidir?
a.       Malezya
b.      Rusya
c.       Brezilya
d.      Singapur