21 Ağustos 2019 Çarşamba

2019’un İlk Yarısında Banka Karları

2019’un ilk yarısında bankacılık sektörünün net karı 24,8 milyar TL olarak gerçekleşti. Bir önceki yıl bu rakam 29 milyar TL idi. Bankacılık sektörünün net karı 2019’un ilk yarısında bir önceki yılın aynı dönemine göre %14,6 oranında azalış gösterdi.




Mevduat bankalarının 2019’un ilk yarısındaki karı 20,7 milyar TL olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı döneminde bu rakam 26,1 milyar TL idi. 2019’un ilk altı ayında katılım bankalarının karı 1,25 milyar TL olurken kalkınma ve yatırım bankalarının karı 2,8 milyar TL olarak gerçekleşti.




2019’un ilk altı ayında geçen yılın aynı dönemine göre bankacılık sektörünün karı %14,6 oranında azalış göstermiştir. Türler itibariyle bakıldığında Mevduat bankalarının karları %20,5 oranında azalış gösterirken, katılım bankalarının karı %8,2 oranında artış göstermiştir. Kalkınma ve yatırım bankalarının karında ise %57,5’lik bir artış olmuştur.




Bankalar sahiplik açısında ele alındığında 2019’un ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre yerli özel ve kamu bankalarının karlarının azaldığı yabancı bankaların karlarında ise bir miktar artış olduğu görülmektedir.




Kamu bankalarının karı %26,1 oranında azalış gösterirken bu oran yerli özel bankalarda %19 olarak gerçekleşmiştir. Yabancı bankalar ise ilgili dönemde karlarını %2,8 oranında artırabilmişlerdir.


20 Ağustos 2019 Salı

2019’un İlk Yarısında Bankacılık Sektörünün Görünümü

Türkiye ekonomisindeki yavaşlamanın, bankacılık sektörüne olan yansıması devam ediyor. Ekonomi küçülürken, tüketicinin satın alma gücü azalıyor, tasarruflar yavaşlıyor belki de en önemlisi özel sektör uzun bir süredir yatırım kararlarını erteliyor. Artmayan yatırımlar işsizliği azaltamıyor aksine artırıyor mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %14 ile yakın tarihimizin en yüksek seviyelerinde bulunuyor. Özel sektör yatırımlarını artıramayan ekonomimiz, dışarıdan yatırım çekmekte de zorlanıyor. Dolayısıyla düştüğümüz yerden kalkamıyor, tabanda bir sürüklenme yaşıyoruz. Hal böyle olunca devlet vergi toplamakta zorlanıyor. Son zamanlarda artan bütçe açıklarının daha kötü bir hal alması, muhtemelen daha büyük sorunları beraberinde getireceği düşünüldüğünden dolayı da zamlara başvuruluyor. Bu ise satın alma gücü azalan tüketicinin daha fazla kemer sıkması anlamına geliyor. Tüketim artmayınca da ekonomide çarklar dönmekte zorlanıyor. Bu durum kısır bir döngüye işaret ediyor. Buradan çıkış için piyasa ekonomisinin kuralları ile uyumlu, öngörülebilir bir ekonomi politikası ortaya koymak gerekiyor.



Bankacılık sektörü 2019 yılının ilk altı ayında 24,8 milyar TL kar açıkladı. Bu kar geçen yılın aynı dönemi ile kıyaslandığında yaklaşık %15’lük bir azalışa işaret ediyor. 2019’un kar rakamı 2017 yılının da bir miktar altında. Ekonomideki olumsuz gidişatın yansıması banka karlarında net bir şekilde görülüyor. Bardağın dolu tarafından bakacak olursak da sektörün bu koşullar altında da karlı bir şekilde yoluna devam ettiği belirtilebilir. Ancak 2002’den günümüze bankacılık sektörünün hiç zarar etmediğini, bu durumun küresel krizin de etkisiyle ekonominin %4,7 oranında küçüldüğü 2009 yılı için dahi geçerli olduğunu belirtelim.
 



Bankalar temel olarak mevduat toplayıp kredi veren kurumlardır. Yukarıda yer alan grafikte bankacılık sektörünün topladığı mevduat ve kullandırdığı krediler bulunuyor. Grafikten de görüleceği üzere krediler mevduatların üzerinde yani bankalar ilave kaynaklara başvurarak kredi kullandırmışlar. Özellikle yurtdışı kurumlardan sağlanmış olan bu kaynağın adı borç. Aslında bankacılık sektöründe kredilerin mevduatı aşması çok karşılaşılan bir durum olmasa da bu durum biz de uzunca bir süredir böyle. Bu konuda kamu bankalarının son yıllarda belirgin bir rolünün olduğunu belirtmekte fayda var.
 

Bankacılık sektörünün kullandırdığı toplam kredi tutarı Haziran 2019 itibariyle 2,54 trilyon TL. Bu rakam kur şokunun da etkisiyle kredilerin en yüksek seviyede bulunduğu Ağustos 2018’deki tutarın gerisinde. Kredilerdeki bu yatay seyir bize bankaların kredi kullandırırken daha ihtiyatlı davrandığını gösteriyor. Mevduat ise Haziran 2019 itibariyle 2,27 trilyon TL düzeyinde. Mevduat da kredilerden bir miktar daha iyi görünse de Ağustos 2018’den bu yana yatay bir seyir izlemiş.
   



Yukarıda yer alan grafikte dolarizasyonun en önemli göstergesi olarak, banka mevduatlarının yüzde kaçının yabancı para cinsinden tutulduğunu gösteriliyor. Haziran 2019 itibariyle bankada tutulan mevduatların %54,2’sini döviz tevdiat hesapları oluşturuyor. Son aylarda görülen bu yüksek oranlar yakın tarihimizin en yüksek seviyeleri. 2001 krizinde görünüm daha kötü idi. Diğer taraftan 2011 yılında ise bu oranın %30’un altına geldiğini de belirtelim. Dolarizasyonun bu denli yüksek olduğu bir ekonomide alınan kararlar bir yeri düzeltirken başka tarafa zarar verebiliyor. Tasarruf sahiplerinin yarısından fazlası dövizi tercih etmiş ki kurlarda artış bekliyor. Kurlardaki artış ise ithalata bağımlı, üretmek için ithalat yapmak zorunda olan bir ekonomiye maliyet enflasyonu olarak geri dönüyor. Kurlardaki artış birçok üründe fiyat artışı olarak karşımıza çıkıyor. Bu da enflasyon anlamına geliyor. Bizim gibi yüksek enflasyona sahip ekonomilerde enflasyon da kuru baskılıyor. Yani Türkiye için yüksek kur yüksek enflasyon, yüksek enflasyon da yüksek kur anlamına geliyor. Ancak dönem dönem enflasyon yüksek seyretse de çeşitli araçlar ile kurun baskılandığı görülebiliyor. Bu tür politikalar ise genellikle ilerleyen dönemlerde kurlarda daha yüksek artışları beraberinde getirebiliyor.

      

Ekonomideki sorunların en net yansıması bankaların takipteki alacaklarında görülüyor. Haziran 2019 itibariyle takipteki alacaklar 116 milyar TL’yi aşmış bulunuyor. Ocak 2017’de 60 milyarın altında bulunan takipteki alacaklar iki buçuk yılda yaklaşık olarak iki katına çıkmış bulunuyor.



Haziran 2019 itibariyle takibe dönüşüm oranı ise %4,36’ya yükselmiş bulunuyor. Ekonomide hızlı bir toparlanma yaşanmazsa ki böyle bir görünüm şimdilik bulunmuyor, takipteki alacaklar ve takibe dönüşüm oranındaki artışlar bir müddet daha devam edecek gibi duruyor. 

12 Haziran 2019 Çarşamba

Alanımız Var, Yerimiz Yok! Merkez Bankası Kararı Üzerine Bir Değerlendirme


Merkez Bankası 12 Haziran toplantısında faiz oranlarında bir değişikliğe gitmedi, bir hafta vadeli repo faiz oranını %24 olarak bıraktı. Piyasa beklentisi de bu yöndeydi. Ancak 25 Nisan tarihli toplantısında faiz oranını yine %24 olarak sabit bırakmış ancak karar metninden “… ihtiyaç duyulması halinde ilave parasal sıkılaştırma yapılabilecektir.” ifadesini çıkarmıştı. Bu da kurlarda hareketi beraberinde getirmişti. Çünkü bu karar, “bir sonraki adım faiz indirimi şeklinde olacaktır” şeklinde yorumlanmıştı. Piyasa da mevcut riskler dikkate alındığında buna hazır olmadığını göstermişti. O tarihte içeride İstanbul seçimi belirsizliği vardı. Dışarıda ise S-400 konusundaki gerilim tırmanıyordu. Bu ifadenin çıkarılmasından sonra yaşanan gelişmelerden dersler çıkarıldığı belirtilebilir.

Faiz oranları çok mu yüksek?

Sadece gelişmekte olan ülkeler ile kıyaslandığında değil, kendi sınıfımızın altında kalan ekonomiler ile kıyaslandığında da faiz oranımız oldukça yüksek. Peki, yüksek faizin bize nasıl bir faydası var? Merkez Bankası bununla ne hedefliyor? Kısaca belirtirsek temelde iki etkisi var enflasyon üzerinde yüksek faizin. Malum, Merkez Bankası’nın amacı fiyat istikrarı, enflasyon ile mücadele. Merkez Bankası sıkı para politikası ile (bunu yüksek faiz olarak düşünebilirsiniz) iç talebi baskılayarak fiyat artışlarını kontrol altında tutmaya çalışıyor. Diğer taraftan yüksek faiz ile sıcak paranın ülkemize gelmesini teşvik ederek kur üzerinde etkide bulunuyor.

Alanımız Var mı?
     
Merkez Bankası temelde faiz oranlarını kullanarak fiyat istikrarını hedeflediğine göre, enflasyon ve faiz oranlarını karşılaştırmak gerekiyor. Mayıs ayında yıllık enflasyon oranımız %18,71 iken faiz oranımız %24. Reel faiz kabaca %5. Buradan bakılınca faiz indirimi için bir alan olduğu görülebilir. Ancak bu alan çeşitli riskler ile dolu. Yani alanımız var ama yerimiz yok! Yukarıda da değindiğimiz gibi içeride seçim, dışarıda S-400 konusu ön planda. Ülke riskini yansıtan önemli göstergelerden biri olan CDS primi yılbaşında 300’lü seviyelere kadar geriledikten sonra ki bu seviyeler bile çok yüksektir, bu süreçte 500’lerin üzerinde çıktı ve bugünlerde 460 – 470’li seviyelerde bulunuyor. Risklerinizi azaltmadan başka bir ifade ile önemli bir gösterge olan CDS primini düşürmeden bir faiz indiriminin konuşulması bile kurlarda artış ile karşılık buluyor. Kurlardaki artış da enflasyona ciddi etkilerde bulunuyor. Yine, büyük miktarda dış borca sahip özel kesimin karlarını eritiyor, bir kısmını da iflasa sürüklüyor.

Yüksek faiz üretimi vurmuyor mu?

Yüksek faiz oranları reel kesimin finansmana ulaşmasının zorlaşması demektir. Örneğin yüzde 30 faizle borçlanan bir firma nasıl bir üretim ve ticaret ile bu oranın üzerinde bir kazanç sağlayıp borcunu ödeyecektir? Şüphesiz ekonomide çarkların dönmesini zorlaştıran bir unsurdur yüksek faiz. Bunu ekonomik daralma olarak da görüyoruz zaten.

Mudiler yüksek faizden memnun mu?

Yüksek faizlerden üretici memnun değil peki bankada parası olan tasarruf sahipleri bu durumdan memnun mu? Nihayetinde yüksek kazanç elde ediyorlar! Bu kesinlikle doğru değil. Bankaya para yatırmış olmak size enflasyonun üzerinde bir kazanç sağlamıyorsa çok da anlam ifade etmez. Peki, mudilerin reel faizi pozitif mi? Yani enflasyonun üzerinde bir kazanç sağlayabiliyorlar mı? Bu sorunun cevabı hayır olarak verilebilir. Hatta 2014 yılından bu yana reel faizin negatif olduğu, yani mudilerin elde ettiği net faizin enflasyonun altında kaldığı başka bir ifade ile satın alma güçlerinin azaldığı belirtilebilir. Bu konuda aşağıda yer alan yazılara göz atabilirsiniz:


Yüksek Olan Faiz mi? 

Faizler Neden Arttı? 


Buradan mevduatın reel faizi %5-10 olsun mudiler oturduğu yerden güzel paralar kazansın gibi bir düşünce çıkarılmasın. Mevduat risksiz sayılabilecek (100.000TL’ye kadar devlet güvencesinde) bir yatırım aracıdır. Riski az olduğu için getiri de az olmalıdır. Tamam, ancak negatif olması da sürdürülebilir değildir. Bu sefer farklı sorunlar karşınıza gelir. Nitekim yabancı paranın mevduat içindeki oranı %50’yi çoktan aşmıştır. Yerli yatırımcının dolara yönelmesi dışarıdan görece bol kaynak sağladığımız dönemlerde bile kurların geri gelmesini engellemektedir. Son yıllarda yabancının döviz satıp yerlinin bunu karşıladığı dönemler olmuştur. Bir de işin yatırımcı psikolojisi üzerindeki etkisine bakmak gerekir. TL’ye güvenen yatırımcıların her seferinde yüksek faiz ile mevduat hesabı açtığını düşünerek başladığı yatırım süreci, arkadan gelen yüksek enflasyonla baltalandığında yani negatif reel getiri ortaya çıktığında acaba yatırımcılar ne hissetmektedir. Bunu yıllarca tecrübe eden tasarruf sahiplerinin yerli paraya güveni kaç yılda sağlanır? Bunlar uzun yıllar sorun olarak enerjimizi azaltacak konulardır. Bu alanda karar vericilerin davranışsal finans ve psikoloji alanında çalışan akademisyenlerden fikir alması sanırım ihmal edilen çok önemli bir konudur.

Mevduat faizleri konusunda bir başka dikkat çeken konu “cam tavan” meselesidir. Bu kavramı bu alanda görebildiğimiz kadarıyla ilk olarak Mert Yılmaz Bey kullanmıştır. Bankaların mevduat faizlerini rekabet ortamında serbestçe belirledikleri varsayılır. Cam tavan kavramı ise mevduat faizinin açıklanmayan bir sınırının olduğunu bize ifade etmektedir. Bu da TL mevduat sahiplerinin enflasyonun altında ezilmelerine etki etmekte ve yaşanan dolarizasyon sürecini beslemektedir. Tasarruf sahiplerinin dolara yönelmelerinin en önemli nedeni kurlardaki artış beklentisidir. Ancak yıllardır enflasyona eziliyor olmaları da bir diğer nedendir. Bu ise pek az gündeme gelmektedir.

Türkiye ekonomisi zor günlerden geçmektedir. Ekonomide aldığınız kararlar bir yeri yaparken öbür tarafı bozabilir. Büyümeyi önceleyen veya zorlayan demek daha doğru olabilir politikalar uygularsanız enflasyon sonra da kur sorunu ile karşılaşırsınız. Sonra da kur ve enflasyonu düşürmek için çaba göstermek zorunda kalırsınız. Son yıllarda yaşadığımız bu durumun bir örneğidir. Genişleyici maliye politikası ile ekonomiyi potansiyelinin çok üzerinde büyüttük bu da beraberinde enflasyon ve kur sorununu getirdi. Şimdi ise görece sıkı para politikası ile enflasyonu kontrol altına almaya çalışıp, büyümeden taviz veriyoruz. Ekonomideki daralma da başta işsizlik olmak üzere birçok sorunu beraberinde getiriyor.

Peki, ne yapılmalı diye de soruluyor sadece durum tespiti olmaz denebiliyor. Bunu da zaman zaman paylaşıyoruz aslında. Başta Mahfi Eğilmez hocamızın çok değerli yazıları oluyor bu konuda. Yapısal reformlar olmadan buradan çıkmamız, bir takım hedeflere ulaşmamız mümkün görünmüyor. Aslında yapısal reformlara işaret eden yazılar, konuşmalar bir kamuoyu da oluşturdu ve sık sık gündeme geliyor. Artık bir an önce başlamamız gerekiyor.

8 Mart 2019 Cuma

Mevduata Uygulanan En Yüksek Faiz ve Gelir Dağılımı

Kriz dönemleri gelir dağılımı adaletsizliğini artırabilir. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin artması, zenginin daha zengin fakirin de daha fakir hale geldiğini gösterir. Gelir dağılımı adaletsizliği genellikle gini katsayısı ile ele alınarak değerlendirilir.  

Ekonomik kriz hallerinin farklı türleri bulunmaktadır. Bu noktada büyüme oranlarının yanı sıra enflasyon, işsizlik oranları ve döviz kurları gibi göstergeler de dikkate alınır. Son zamanlarda Türkiye’de kriz yaşayıp yaşamadığı yoğun bir şekilde tartışılmıştır. Genel olarak krizden bahsedebilmek için, bazı ekonomistler iki dönem üst üste küçülmenin gerekli olduğunu, bazıları ise potansiyel büyüme oranının belirgin şekilde altında bir büyüme oranının gösterge olarak kabul edilebileceğini belirtmişlerdir. Türkiye’nin potansiyel büyüme oranı yaklaşık %5’dir. Potansiyel büyüme oranının yanı sıra dinamik bir nüfusa sahip olduğumuzu da dikkate alırsak, bırakın negatif büyümeyi %1-2 seviyesindeki büyüme oranları bile ekonomide belirgin şekilde hissedilebilir. 

Türkiye’de bireyler tasarruflarını genelde mevduat hesaplarında değerlendirmektedirler. Ekonomiye güven arttığı zaman TL mevduat hesaplarının, azaldığı zaman da döviz tevdiat hesaplarının tercih edildiği belirtilebilir. Yine, finansal sisteme kazandırılması adına ne kadar çaba gösterilse de, insanımız yastık altında altın bulundurmayı da çoğunlukla tercih etmektedir. Hisse senedi, tahvil gibi sermaye piyasası araçlarına ise yıllardır mesafelidirler. 

Peki, ekonomik krizler gelir dağılımı adaletsizliğini neden arttırır? Basit bir şekilde anlamak için şöyle düşünebiliriz; Kriz dönemlerinde işsizlik artar bu durum gelir dağılımından görece düşük pay alan çalışan kesimin daha da fakirleşmesi anlamına gelir. Varlıklı kesim ise piyasadaki fırsatları değerlendirerek bir süre sonra servetini daha da artırabilir. Örneğin krizle birlikte fiyatları çok cazip hale gelmiş varlıkları satın alabilirler. Yine bizim gibi yüksek enflasyon yüksek faiz sarmalındaki ekonomilerde tasarruflarını yüksek faiz oranları ile değerlendirerek servetlerini artırabilirler. 

Bu yazıda mevduat faiz oranları ve faiz oranlarının gelir dağılımı adaletsizliğine etkisi ele alınacaktır. Öncelikle mevduata uygulanan en yüksek faiz oranlarını inceleyelim. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan elde edilen veriler aşağıdaki grafiklerde yer almaktadır. Mevduata uygulanan en yüksek faiz oranları aylık olarak sunulmaktadır. Burada ilgili ayda uygulanan en yüksek faizin hangi banka veya bankalar tarafından uygulandığı ve kaç kişinin veya ne kadarlık bir tasarrufun bu orandan değerlendirildiği paylaşılmamaktadır. Ancak bankaların örneğin 1 milyon TL gibi yüksek mevduata bu oranları uyguladığı belirtilebilir.

TCMB mevduatın vadesini; 1 aya kadar vadeli, 3 aya kadar vadeli, 6 aya kadar vadeli, 1 yıla kadar vadeli, 1 yıl ve daha uzun vadeli olmak üzere 5 grupta değerlendirmektedir. Yazıyı grafiklerle boğmamak için, tasarruf sahipleri tarafından en çok tercih edilen 3 aya kadar vadeli mevduat ele alınacaktır. Aynı zamanda tüm vadeler için benzer bir eğilim söz konusudur. Detay merak eden TCMB’nin veri dağıtım sisteminden ulaşabilir. Ya da sosyal medyadan bize sorulursa cevap verebiliriz. 

Aşağıda yer alan grafikte 3 aya kadar vadeli mevduata uygulanan en yüksek faiz oranları yer almaktadır. Bu oran Eylül 2018’de %32,5’e ulaşmış Ocak 2019’da ise %30,41 olarak gerçekleşmiştir. Bu vade tasarruf sahipleri tarafından en çok tercih edilen vadedir. Faiz oranlarının 2018’in yaz aylarıyla birlikte belirgin şekilde arttığı görülmektedir. 


Aşağıda yer alan grafikte ise 3 aya kadar vadeli açılan mevduat hesaplarına uygulanan ağırlıklı ortalama faiz oranları yer almaktadır. Burada da faiz oranları 2018 ikinci yarısı itibariyle ciddi ölçüde artmış Eylül 2018’de %25,32 seviyesine ulaşmış Ocak 2019 itibariyle de %22,09’a gerilemiştir. 


Mevduata uygulanan ağırlıklı ortalama faiz oranları ile mevduata uygulanan en yüksek faiz oranları doğal olarak birlikte hareket etmektedirler. Burada mevduat faiz oranlarının gelir dağılımı adaletsizliğine etkisini değerlendirmek için, mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı ile mevduata uygulanan ağırlıklı ortalama faiz oranı arasındaki farkı ele alalım. Aşağıda yer alan grafik bunu göstermektedir. Burada 2018 ikinci yarısına kadar en yüksek faiz ile ortalama faiz arasında yaklaşık 300 baz puanlık bir fark olduğu görülmektedir. Örneğin bankaların ilgili ayda mevduata uyguladıkları en yüksek faiz %15 iken, açılan tüm mevduat hesaplarının ortalama faizi %12 olmuştur. Ancak 2018’in ikinci yarısı ile birlikte bu farkın önemli ölçüde arttığı görülmektedir. Burada zenginin, yani yüksek faizden faydalanan yüksek tutarlı mevduat sahibinin, daha zengin olduğu, düşük mevduata sahip olan kişilerin ise daha düşük faiz geliri elde ederek görece daha fakir hale geldiği belirtilebilir. Bu noktada fakirin bankada mevduatı ne arar o bankaya ancak kredi çekmek için gider diyorsanız o zaman durum daha vahim hale gelir. Zira yükselen faiz oranları kredi çekene yüksek maliyet olarak yansıtmaktadır. 



Burada yapılan analiz ekonomik krizlerin gelir dağılımı adaletsizliğini bozduğunu kanıtlamaz. Bunun için daha detaylı analizler gerekir. Ancak bu konuda sizlere bir fikir verebilir.

Tasarrufuna %30 gibi yüksek faiz elde edilebilirken, tüketim veya yatırım yapılır mı? Yine yüksek kredi faiz oranları ile kredi kullanarak yatırım yapılır mı gibi sorular bu yazının konusu dışındadır. Ancak kısaca şu tavsiyede bulunulabilir. Özetle buraya ülke risk primindeki artış, para ve maliye politikasının uyumsuzluğu nedeniyle gelinmiş, böylece yüksek enflasyon ve yüksek döviz kurları ile karşılaşılmıştır. Bu noktada sıkı para politikası ile kurlar ve enflasyon baskılanmaya çalışılırken, maliye politikasının bunu desteklemesi beklenir. Örneğin yüksek faiz ile kuru baskılarken bütçe açıklarını artıracak bir hamle yaparsanız diğer koşullar sabitken ülke riskiniz artar buna paralel kurlar da artış gösterir ki, başladığınız noktaya dönersiniz.

2 Mart 2019 Cumartesi

Bankacılık Sektörünün Görünümü

Türkiye ekonomisinde yaşanan sorunlar doğal olarak bankacılık sektörüne de yansıyor. Son zamanlarda yüksek enflasyon sebebiyle tüketicilerin alım gücü düşerken, yüksek faiz oranları yatırımcıları zorluyor. Artan kurlar ise yüksek döviz açık pozisyonu nedeniyle özel sektörün ödeme sorunlarını beraberinde getiriyor. Böylece bankalar alacaklarını tahsilde zorluk yaşıyor, bu durum karları baskılıyor ve yeni kredi taleplerinin değerlendirilmesinde bankaları daha ihtiyatlı olmaya itiyor. 

BDDK’nın açıkladığı son veriler ışığında bankacılık sektörünün nasıl bir görünüm arz ettiğini değerlendirmeye çalışalım. Net kar rakamları ile başlayalım. 2018 yılında Türk Bankacılık Sektörü 53,8 milyar TL kar elde etti ki bu da, önceki yıla göre %10,7’lik bir artışa işaret ediyor. Enflasyon oranın %20 olduğu bir yılda onun yarısı kadar kar artışı yakalanmış oldu. Ocak 2019’da ise sektör 3,2 milyar TL kar açıkladı. Bu rakam geçen yılın hatta önceki yılın aynı ayının kar rakamının da altında. Karlar üzerindeki baskının gerek kurlardaki artıştan gerekse kredileri tahsil edememe probleminden kaynakladığı belirtilebilir.


Kar rakamlarına tutar olarak bakmak yanıltabilir. Özelikle bankacılık sektörü gibi yüksek sermaye gerektiren alanların kar rakamı göze çok gelebilir. Bu noktada elde edilen karın sermayeye oranlanması daha net bilgi verebilir. Bu bağlamda Türk Bankacılık Sektörünün özsermaye karlılığı 2017 yılında %15,88 iken bu oran 2018’de %14,75’e gerilemiştir.

Aşağıda yer alan grafikte ise Türk Bankacılık Sektörünün kullandırdığı krediler ve topladıkları mevduatlar yer almaktadır. Ocak 2019 itibariyle krediler 2,38, mevduat ise 2,05 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. Ağustos ayından bu yana kredilerde düşüş eğilimi azalarak da olsa sürmektedir. Kredilerdeki azalış hatta enflasyon oranının altındaki bir artış ekonomik aktivitede yavaşlamayı beraberinde getirmektedir ki, büyüme oranlarında da bunu görebiliyoruz. Mevduatta ise bir miktar toparlanmanın olduğu söylenebilir.
  

Bankalar temelde mevduat toplar bunu da krediye dönüştürür. Aşağıda yer alan grafikte kredi mevduat oranı yer almaktadır. Kredi mevduat oranı %116’ya kadar gerilemiştir. Bu oranın %100’den fazla olması bankaların topladığı mevduattan daha fazla kredi kullandırdıkları anlamına gelmektedir.


Kurlardaki artışla birlikte, hatta buna artan enflasyon oranı nedeniyle TL mevduat hesaplarının reel getirisinin yeterli bulunmamasını da eklersek, tasarruf sahiplerinin döviz hesaplarına yöneldiklerinin söyleyebiliriz. Bankalardaki döviz hesaplarının toplam mevduat içindeki oranının, dolarizasyonun en önemli göstergesi olduğu söylenebilir. Bu oran Ocak 2019 itibariyle %49 düzeyindedir. Yani banka hesaplarındaki mevduatın yaklaşık yarısı döviz cinsindendir, bunun da büyük bir bölümü Amerikan dolarıdır. 2001 krizi sonrasında ters dolarizasyon yaşanmış bu oran %28’lere kadar gerilemiştir. Ancak o seviyelerde kalmamış tekrardan 90’lı yılları anımsatan seviyelere ulaşmıştır. Şüphesiz bu durum gerek bankaların gerekse ekonomi yönetiminin işini zorlaştırmaktadır. 


Ekonomide yaşanan sorunların en net yansıması bankaların takipteki alacaklarında artışta görülmektedir. Bankaların takipteki alacakları 100 milyar TL’ye dayanmıştır.


Takibe dönüşüm oranı da %4’ü aşmıştır. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının bu orandaki kötüleşmenin devam edeceğini öngördüğü raporlar son zamanlarda ekonomi çevrelerinin gündemini meşgul etmiştir. 

28 Şubat 2019 Perşembe

Finansal Yönetim Dersi


Finansal yönetim finans alanının temel dersidir. Bu ders başta işletme bölümü olmak üzere iktisadi ve idari bilimler fakültelerinde, uygulamalı bilimler yüksekokullarında, meslek yüksekokullarında ve mühendislik fakültelerinde okutulmaktadır. Kamu personeli seçme sınavının işletme ve muhasebe testlerinde finans sorularına yer verilmektedir. Sermaye piyasası kurulu lisanslama sınavlarında ise finansal yönetim başlı başına bir test olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu dersin içeriğini aşağıdaki belirtilen konular oluşturmaktadır;
Finansal yönetimin temel kavramları
Finansal analiz ve planlama
Finansal değerleme ve varlık fiyatları
Dönen varlıklar yönetimi
Sermaye bütçelemesi
Sermaye maliyeti ve optimal sermaye yapısı
Fon kaynakları
Özel finansal konular

Bu dersi almadan önce temel muhasebe bilgisine sahip olmak avantaj sağlayacaktır. Ancak bu ders temel finans dersi olduğundan temel muhasebe bilgisi bu ders içerisinde de öğrenilebilir. Finansal yönetim dersini bu dersi alan veya ilgili sınavlara hazırlanan kişilerin dışında finansa ilgi duyanların, tasarruflarını bankada veya hisse senedi piyasasında değerlendirmek isteyen kişilerin de öğrenmesi önem arz etmektedir. Günümüzde öğrenme materyallerine ulaşmak çok daha kolay hale gelmiştir. Yeter ki insanlar finans bilgisini artırmak istesinler. Finansal okuryazarlık düzeyindeki artışın insanlara doğrudan katkısı bulunmaktadır. Bütçelerini sağlıklı yönetebilmekte yatırımlarında da daha yüksek verim alabilmektedirler. Finansal okuryazarlık düzeyindeki artışın faydası sadece ilgili kişilerle sınırlı kalmamakta doğru kararların alınması ülke ekonomisinin kalkınmasına da katkı sağlamaktadır.

6 Şubat 2019 Çarşamba

2018 Yılında Banka Karları

Bankacılık sektörü ekonomiler için büyük öneme sahiptir. Türk Bankacılık Sektörü finansal sistemin %90’ından fazlasını oluşturmaktadır. Başka bir ifade ile banka dışı finans kurumları ülkemizde yetirince gelişmemiştir. Aynı zamanda sermaye piyasasının da yeterince gelişmemiş olması dikkate alınırsa, bankacılık sektörünün Türkiye için öneminin daha fazla olduğu söylenebilir.

Bu yazıda Türk Bankacılık Sektörünün 2018 yılı kar rakam ve oranları ele alınacak sonrasında da bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır. Türk Bankacılık Sektörünün dönem net karı 2018 yılında 2017 yılına göre %10 artış göstererek 53,5 milyar TL düzeyinde gerçekleşmiştir.


2018 yılında banka karlarındaki artış; Kalkınma ve Yatırım bankalarında %38, Katılım Bankalarında %34, Mevduat Bankalarında ise %7 olarak gerçekleşmiştir.


Sahiplik açısında bakıldığında da, 2018 yılında banka karlarındaki artış; Yabancı Bankalarda %17, kamu bankalarında %3, Yerli Özel bankalarda %12 oranında gerçekleşmiştir.  


Banka karlarını sadece tutarlara bakarak değerlendirmek yeterli değildir. Elde edilen karın banka varlıklarına ve/veya özsermayesine oranlayarak elde edilen bulunan aktif karlılığı (Return on Assets, ROA) ve özsermaye karlılığını da (Return on Equity, ROE) değerlendirmek gerekir. 

Türk Bankacılık Sektörünün aktif karlılığı, 2017 yılında %1,6 iken 2018 yılında %1,4’e gerilemiştir. Aktif karlılığı en düşük olan banka grubu katılım bankalarıdır.
    

2018 yılında aktif karlığında en hızlı gerileme kamu bankalarında görülmektedir. Kamu bankalarının aktif karlılığı %1,7’den %1,3’e gerilemiştir. 


Türk Bankacılık Sektörünün özsermaye karlılığı, 2017 yılında %15,9 iken 2018 yılında %14,7’e gerilemiştir. Özsermaye karlılığı mevduat bankalarında azalırken katılım, kalkınma ve yatırım bankalarında artış göstermiştir.


Özsermaye karlılığında da en hızlı düşüş yine kamu bankalarında görülmektedir. 2017 yılında %16,9 olan kamu bankalarının özsermaye karlılığı %14,3’e gerilemiştir.


Bu veriler ışığında bir değerlendirme yapmaya çalışalım. İlk olarak bardağın dolu tarafına bakalım. Ekonomik olarak zor bir dönemde, bankacılık sektörü karını %10 oranında artırmayı başarmıştır. Bardağın boş tarafından bakılırsa da enflasyon oranın %20 olduğu bir yılda artışın bu oranın altında kaldığı belirtilebilir. 2018 yılı bankacılık sektörü için zorlu bir yıl oldu. Kaynak maliyetleri arttı. Ülke riskindeki artışa paralel olarak yurtdışı borçlanmalarını daha yüksek faiz ile gerçekleştirdi. Aynı zamanda geri dönmeyen kredi oranları artış gösterdi. 2019 yılında ise kredi riskinin süreceği ekonomik sorunlarımıza paralel olarak geri dönmeyen kredilerde artışın devam edebileceği belirtilebilir. Ancak FED’in son toplantısında faiz artışlarının beklenenden daha yavaş sürdürüleceği, bilanço küçültme programının gözden geçirilerek piyasadan daha az miktarda likidite çekilebileceğini belirtmesi ile yurtdışı görünüm gelişmekte olan ülkeler lehine değişti. Bu duruma, ülke riskimizdeki azalış eşlik ederse sıcak para çekmemiz daha kolay, yurtdışı borçlanma faizlerimizde daha düşük seviyelerde gerçekleşebilir. Olası rahatlama süreci yapısal reformalar için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Zira doğrudan yabancı yatırımları (soğuk para) geçtik, yüksek faiz ile sıcak para çekmekte zorlandığımız bir dönemi yaşıyoruz.