8 Mart 2019 Cuma

Mevduata Uygulanan En Yüksek Faiz ve Gelir Dağılımı

Kriz dönemleri gelir dağılımı adaletsizliğini artırabilir. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin artması, zenginin daha zengin fakirin de daha fakir hale geldiğini gösterir. Gelir dağılımı adaletsizliği genellikle gini katsayısı ile ele alınarak değerlendirilir.  

Ekonomik kriz hallerinin farklı türleri bulunmaktadır. Bu noktada büyüme oranlarının yanı sıra enflasyon, işsizlik oranları ve döviz kurları gibi göstergeler de dikkate alınır. Son zamanlarda Türkiye’de kriz yaşayıp yaşamadığı yoğun bir şekilde tartışılmıştır. Genel olarak krizden bahsedebilmek için, bazı ekonomistler iki dönem üst üste küçülmenin gerekli olduğunu, bazıları ise potansiyel büyüme oranının belirgin şekilde altında bir büyüme oranının gösterge olarak kabul edilebileceğini belirtmişlerdir. Türkiye’nin potansiyel büyüme oranı yaklaşık %5’dir. Potansiyel büyüme oranının yanı sıra dinamik bir nüfusa sahip olduğumuzu da dikkate alırsak, bırakın negatif büyümeyi %1-2 seviyesindeki büyüme oranları bile ekonomide belirgin şekilde hissedilebilir. 

Türkiye’de bireyler tasarruflarını genelde mevduat hesaplarında değerlendirmektedirler. Ekonomiye güven arttığı zaman TL mevduat hesaplarının, azaldığı zaman da döviz tevdiat hesaplarının tercih edildiği belirtilebilir. Yine, finansal sisteme kazandırılması adına ne kadar çaba gösterilse de, insanımız yastık altında altın bulundurmayı da çoğunlukla tercih etmektedir. Hisse senedi, tahvil gibi sermaye piyasası araçlarına ise yıllardır mesafelidirler. 

Peki, ekonomik krizler gelir dağılımı adaletsizliğini neden arttırır? Basit bir şekilde anlamak için şöyle düşünebiliriz; Kriz dönemlerinde işsizlik artar bu durum gelir dağılımından görece düşük pay alan çalışan kesimin daha da fakirleşmesi anlamına gelir. Varlıklı kesim ise piyasadaki fırsatları değerlendirerek bir süre sonra servetini daha da artırabilir. Örneğin krizle birlikte fiyatları çok cazip hale gelmiş varlıkları satın alabilirler. Yine bizim gibi yüksek enflasyon yüksek faiz sarmalındaki ekonomilerde tasarruflarını yüksek faiz oranları ile değerlendirerek servetlerini artırabilirler. 

Bu yazıda mevduat faiz oranları ve faiz oranlarının gelir dağılımı adaletsizliğine etkisi ele alınacaktır. Öncelikle mevduata uygulanan en yüksek faiz oranlarını inceleyelim. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan elde edilen veriler aşağıdaki grafiklerde yer almaktadır. Mevduata uygulanan en yüksek faiz oranları aylık olarak sunulmaktadır. Burada ilgili ayda uygulanan en yüksek faizin hangi banka veya bankalar tarafından uygulandığı ve kaç kişinin veya ne kadarlık bir tasarrufun bu orandan değerlendirildiği paylaşılmamaktadır. Ancak bankaların örneğin 1 milyon TL gibi yüksek mevduata bu oranları uyguladığı belirtilebilir.

TCMB mevduatın vadesini; 1 aya kadar vadeli, 3 aya kadar vadeli, 6 aya kadar vadeli, 1 yıla kadar vadeli, 1 yıl ve daha uzun vadeli olmak üzere 5 grupta değerlendirmektedir. Yazıyı grafiklerle boğmamak için, tasarruf sahipleri tarafından en çok tercih edilen 3 aya kadar vadeli mevduat ele alınacaktır. Aynı zamanda tüm vadeler için benzer bir eğilim söz konusudur. Detay merak eden TCMB’nin veri dağıtım sisteminden ulaşabilir. Ya da sosyal medyadan bize sorulursa cevap verebiliriz. 

Aşağıda yer alan grafikte 3 aya kadar vadeli mevduata uygulanan en yüksek faiz oranları yer almaktadır. Bu oran Eylül 2018’de %32,5’e ulaşmış Ocak 2019’da ise %30,41 olarak gerçekleşmiştir. Bu vade tasarruf sahipleri tarafından en çok tercih edilen vadedir. Faiz oranlarının 2018’in yaz aylarıyla birlikte belirgin şekilde arttığı görülmektedir. 


Aşağıda yer alan grafikte ise 3 aya kadar vadeli açılan mevduat hesaplarına uygulanan ağırlıklı ortalama faiz oranları yer almaktadır. Burada da faiz oranları 2018 ikinci yarısı itibariyle ciddi ölçüde artmış Eylül 2018’de %25,32 seviyesine ulaşmış Ocak 2019 itibariyle de %22,09’a gerilemiştir. 


Mevduata uygulanan ağırlıklı ortalama faiz oranları ile mevduata uygulanan en yüksek faiz oranları doğal olarak birlikte hareket etmektedirler. Burada mevduat faiz oranlarının gelir dağılımı adaletsizliğine etkisini değerlendirmek için, mevduata uygulanan en yüksek faiz oranı ile mevduata uygulanan ağırlıklı ortalama faiz oranı arasındaki farkı ele alalım. Aşağıda yer alan grafik bunu göstermektedir. Burada 2018 ikinci yarısına kadar en yüksek faiz ile ortalama faiz arasında yaklaşık 300 baz puanlık bir fark olduğu görülmektedir. Örneğin bankaların ilgili ayda mevduata uyguladıkları en yüksek faiz %15 iken, açılan tüm mevduat hesaplarının ortalama faizi %12 olmuştur. Ancak 2018’in ikinci yarısı ile birlikte bu farkın önemli ölçüde arttığı görülmektedir. Burada zenginin, yani yüksek faizden faydalanan yüksek tutarlı mevduat sahibinin, daha zengin olduğu, düşük mevduata sahip olan kişilerin ise daha düşük faiz geliri elde ederek görece daha fakir hale geldiği belirtilebilir. Bu noktada fakirin bankada mevduatı ne arar o bankaya ancak kredi çekmek için gider diyorsanız o zaman durum daha vahim hale gelir. Zira yükselen faiz oranları kredi çekene yüksek maliyet olarak yansıtmaktadır. 



Burada yapılan analiz ekonomik krizlerin gelir dağılımı adaletsizliğini bozduğunu kanıtlamaz. Bunun için daha detaylı analizler gerekir. Ancak bu konuda sizlere bir fikir verebilir.

Tasarrufuna %30 gibi yüksek faiz elde edilebilirken, tüketim veya yatırım yapılır mı? Yine yüksek kredi faiz oranları ile kredi kullanarak yatırım yapılır mı gibi sorular bu yazının konusu dışındadır. Ancak kısaca şu tavsiyede bulunulabilir. Özetle buraya ülke risk primindeki artış, para ve maliye politikasının uyumsuzluğu nedeniyle gelinmiş, böylece yüksek enflasyon ve yüksek döviz kurları ile karşılaşılmıştır. Bu noktada sıkı para politikası ile kurlar ve enflasyon baskılanmaya çalışılırken, maliye politikasının bunu desteklemesi beklenir. Örneğin yüksek faiz ile kuru baskılarken bütçe açıklarını artıracak bir hamle yaparsanız diğer koşullar sabitken ülke riskiniz artar buna paralel kurlar da artış gösterir ki, başladığınız noktaya dönersiniz.

2 Mart 2019 Cumartesi

Bankacılık Sektörünün Görünümü

Türkiye ekonomisinde yaşanan sorunlar doğal olarak bankacılık sektörüne de yansıyor. Son zamanlarda yüksek enflasyon sebebiyle tüketicilerin alım gücü düşerken, yüksek faiz oranları yatırımcıları zorluyor. Artan kurlar ise yüksek döviz açık pozisyonu nedeniyle özel sektörün ödeme sorunlarını beraberinde getiriyor. Böylece bankalar alacaklarını tahsilde zorluk yaşıyor, bu durum karları baskılıyor ve yeni kredi taleplerinin değerlendirilmesinde bankaları daha ihtiyatlı olmaya itiyor. 

BDDK’nın açıkladığı son veriler ışığında bankacılık sektörünün nasıl bir görünüm arz ettiğini değerlendirmeye çalışalım. Net kar rakamları ile başlayalım. 2018 yılında Türk Bankacılık Sektörü 53,8 milyar TL kar elde etti ki bu da, önceki yıla göre %10,7’lik bir artışa işaret ediyor. Enflasyon oranın %20 olduğu bir yılda onun yarısı kadar kar artışı yakalanmış oldu. Ocak 2019’da ise sektör 3,2 milyar TL kar açıkladı. Bu rakam geçen yılın hatta önceki yılın aynı ayının kar rakamının da altında. Karlar üzerindeki baskının gerek kurlardaki artıştan gerekse kredileri tahsil edememe probleminden kaynakladığı belirtilebilir.


Kar rakamlarına tutar olarak bakmak yanıltabilir. Özelikle bankacılık sektörü gibi yüksek sermaye gerektiren alanların kar rakamı göze çok gelebilir. Bu noktada elde edilen karın sermayeye oranlanması daha net bilgi verebilir. Bu bağlamda Türk Bankacılık Sektörünün özsermaye karlılığı 2017 yılında %15,88 iken bu oran 2018’de %14,75’e gerilemiştir.

Aşağıda yer alan grafikte ise Türk Bankacılık Sektörünün kullandırdığı krediler ve topladıkları mevduatlar yer almaktadır. Ocak 2019 itibariyle krediler 2,38, mevduat ise 2,05 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. Ağustos ayından bu yana kredilerde düşüş eğilimi azalarak da olsa sürmektedir. Kredilerdeki azalış hatta enflasyon oranının altındaki bir artış ekonomik aktivitede yavaşlamayı beraberinde getirmektedir ki, büyüme oranlarında da bunu görebiliyoruz. Mevduatta ise bir miktar toparlanmanın olduğu söylenebilir.
  

Bankalar temelde mevduat toplar bunu da krediye dönüştürür. Aşağıda yer alan grafikte kredi mevduat oranı yer almaktadır. Kredi mevduat oranı %116’ya kadar gerilemiştir. Bu oranın %100’den fazla olması bankaların topladığı mevduattan daha fazla kredi kullandırdıkları anlamına gelmektedir.


Kurlardaki artışla birlikte, hatta buna artan enflasyon oranı nedeniyle TL mevduat hesaplarının reel getirisinin yeterli bulunmamasını da eklersek, tasarruf sahiplerinin döviz hesaplarına yöneldiklerinin söyleyebiliriz. Bankalardaki döviz hesaplarının toplam mevduat içindeki oranının, dolarizasyonun en önemli göstergesi olduğu söylenebilir. Bu oran Ocak 2019 itibariyle %49 düzeyindedir. Yani banka hesaplarındaki mevduatın yaklaşık yarısı döviz cinsindendir, bunun da büyük bir bölümü Amerikan dolarıdır. 2001 krizi sonrasında ters dolarizasyon yaşanmış bu oran %28’lere kadar gerilemiştir. Ancak o seviyelerde kalmamış tekrardan 90’lı yılları anımsatan seviyelere ulaşmıştır. Şüphesiz bu durum gerek bankaların gerekse ekonomi yönetiminin işini zorlaştırmaktadır. 


Ekonomide yaşanan sorunların en net yansıması bankaların takipteki alacaklarında artışta görülmektedir. Bankaların takipteki alacakları 100 milyar TL’ye dayanmıştır.


Takibe dönüşüm oranı da %4’ü aşmıştır. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının bu orandaki kötüleşmenin devam edeceğini öngördüğü raporlar son zamanlarda ekonomi çevrelerinin gündemini meşgul etmiştir. 

28 Şubat 2019 Perşembe

Finansal Yönetim Dersi


Finansal yönetim finans alanının temel dersidir. Bu ders başta işletme bölümü olmak üzere iktisadi ve idari bilimler fakültelerinde, uygulamalı bilimler yüksekokullarında, meslek yüksekokullarında ve mühendislik fakültelerinde okutulmaktadır. Kamu personeli seçme sınavının işletme ve muhasebe testlerinde finans sorularına yer verilmektedir. Sermaye piyasası kurulu lisanslama sınavlarında ise finansal yönetim başlı başına bir test olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu dersin içeriğini aşağıdaki belirtilen konular oluşturmaktadır;
Finansal yönetimin temel kavramları
Finansal analiz ve planlama
Finansal değerleme ve varlık fiyatları
Dönen varlıklar yönetimi
Sermaye bütçelemesi
Sermaye maliyeti ve optimal sermaye yapısı
Fon kaynakları
Özel finansal konular

Bu dersi almadan önce temel muhasebe bilgisine sahip olmak avantaj sağlayacaktır. Ancak bu ders temel finans dersi olduğundan temel muhasebe bilgisi bu ders içerisinde de öğrenilebilir. Finansal yönetim dersini bu dersi alan veya ilgili sınavlara hazırlanan kişilerin dışında finansa ilgi duyanların, tasarruflarını bankada veya hisse senedi piyasasında değerlendirmek isteyen kişilerin de öğrenmesi önem arz etmektedir. Günümüzde öğrenme materyallerine ulaşmak çok daha kolay hale gelmiştir. Yeter ki insanlar finans bilgisini artırmak istesinler. Finansal okuryazarlık düzeyindeki artışın insanlara doğrudan katkısı bulunmaktadır. Bütçelerini sağlıklı yönetebilmekte yatırımlarında da daha yüksek verim alabilmektedirler. Finansal okuryazarlık düzeyindeki artışın faydası sadece ilgili kişilerle sınırlı kalmamakta doğru kararların alınması ülke ekonomisinin kalkınmasına da katkı sağlamaktadır.

6 Şubat 2019 Çarşamba

2018 Yılında Banka Karları

Bankacılık sektörü ekonomiler için büyük öneme sahiptir. Türk Bankacılık Sektörü finansal sistemin %90’ından fazlasını oluşturmaktadır. Başka bir ifade ile banka dışı finans kurumları ülkemizde yetirince gelişmemiştir. Aynı zamanda sermaye piyasasının da yeterince gelişmemiş olması dikkate alınırsa, bankacılık sektörünün Türkiye için öneminin daha fazla olduğu söylenebilir.

Bu yazıda Türk Bankacılık Sektörünün 2018 yılı kar rakam ve oranları ele alınacak sonrasında da bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır. Türk Bankacılık Sektörünün dönem net karı 2018 yılında 2017 yılına göre %10 artış göstererek 53,5 milyar TL düzeyinde gerçekleşmiştir.


2018 yılında banka karlarındaki artış; Kalkınma ve Yatırım bankalarında %38, Katılım Bankalarında %34, Mevduat Bankalarında ise %7 olarak gerçekleşmiştir.


Sahiplik açısında bakıldığında da, 2018 yılında banka karlarındaki artış; Yabancı Bankalarda %17, kamu bankalarında %3, Yerli Özel bankalarda %12 oranında gerçekleşmiştir.  


Banka karlarını sadece tutarlara bakarak değerlendirmek yeterli değildir. Elde edilen karın banka varlıklarına ve/veya özsermayesine oranlayarak elde edilen bulunan aktif karlılığı (Return on Assets, ROA) ve özsermaye karlılığını da (Return on Equity, ROE) değerlendirmek gerekir. 

Türk Bankacılık Sektörünün aktif karlılığı, 2017 yılında %1,6 iken 2018 yılında %1,4’e gerilemiştir. Aktif karlılığı en düşük olan banka grubu katılım bankalarıdır.
    

2018 yılında aktif karlığında en hızlı gerileme kamu bankalarında görülmektedir. Kamu bankalarının aktif karlılığı %1,7’den %1,3’e gerilemiştir. 


Türk Bankacılık Sektörünün özsermaye karlılığı, 2017 yılında %15,9 iken 2018 yılında %14,7’e gerilemiştir. Özsermaye karlılığı mevduat bankalarında azalırken katılım, kalkınma ve yatırım bankalarında artış göstermiştir.


Özsermaye karlılığında da en hızlı düşüş yine kamu bankalarında görülmektedir. 2017 yılında %16,9 olan kamu bankalarının özsermaye karlılığı %14,3’e gerilemiştir.


Bu veriler ışığında bir değerlendirme yapmaya çalışalım. İlk olarak bardağın dolu tarafına bakalım. Ekonomik olarak zor bir dönemde, bankacılık sektörü karını %10 oranında artırmayı başarmıştır. Bardağın boş tarafından bakılırsa da enflasyon oranın %20 olduğu bir yılda artışın bu oranın altında kaldığı belirtilebilir. 2018 yılı bankacılık sektörü için zorlu bir yıl oldu. Kaynak maliyetleri arttı. Ülke riskindeki artışa paralel olarak yurtdışı borçlanmalarını daha yüksek faiz ile gerçekleştirdi. Aynı zamanda geri dönmeyen kredi oranları artış gösterdi. 2019 yılında ise kredi riskinin süreceği ekonomik sorunlarımıza paralel olarak geri dönmeyen kredilerde artışın devam edebileceği belirtilebilir. Ancak FED’in son toplantısında faiz artışlarının beklenenden daha yavaş sürdürüleceği, bilanço küçültme programının gözden geçirilerek piyasadan daha az miktarda likidite çekilebileceğini belirtmesi ile yurtdışı görünüm gelişmekte olan ülkeler lehine değişti. Bu duruma, ülke riskimizdeki azalış eşlik ederse sıcak para çekmemiz daha kolay, yurtdışı borçlanma faizlerimizde daha düşük seviyelerde gerçekleşebilir. Olası rahatlama süreci yapısal reformalar için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Zira doğrudan yabancı yatırımları (soğuk para) geçtik, yüksek faiz ile sıcak para çekmekte zorlandığımız bir dönemi yaşıyoruz.