google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz: Doları Düşüren Sıkı Para Politikası mı?

12 Eylül 2017 Salı

Doları Düşüren Sıkı Para Politikası mı?

Gelişmiş ülkelerin enflasyon oranını fiyat istikrarı olarak kabul edilen %2’ye çıkarmaya çalıştıklarını, bunun için piyasaları tarihte hiç görülmediği kadar likiditeye boğmaya devam ettiklerini ancak enflasyon oranı için henüz hedeflenen seviyelere ulaşamadıklarını görüyoruz. Dolayısıyla gelişmiş ülkeler piyasalara likidite sunmaya ve faiz oranlarını düşük seviyelerde tutmaya, yani gevsek para politikası uygulamaya bir süre daha devam edecekler. Böylece talebi canlandırarak enflasyonu yükseltme çabası sürecek. Gelişmekte olan ülkelerde ise enflasyon oranı ortalamada %3’e gerilemiş bulunmakta. Türkiye’de ise enflasyon oranı çift hanede ve bu düzeylerde katılaştığı söylenebilir. Hal böyle olunca Merkez Bankasının da sıkı para politikası uygulama gerekliliği son aylarda daha çok önem arz ediyor. Nitekim MB da faiz oranlarını önemli ölçüde artırıp toplam talebi baskılayarak enflasyon oranını azaltmaya çalışıyor. Böylece yılbaşında %8,28 olan MB faizi, %12’ye ulaşmış bulunmakta.

Faiz oranını çok mu artırdık?     

Evet, yılbaşından bu yana MB faizi, yaklaşık olarak 400 baz puan yani %45 oranında artış gösterdi.

Faiz oranı çok mu yüksek?

Yabancı yatırımcı için evet. Aşağıda yer alan tabloda bazı gelişmekte olan ülkelerin faiz ve enflasyon oranları yer almakta. Grafikte yer alan ülkeler içerisinde en yüksek faiz oranına sahip olduğumuz görülüyor. Kendisine yüksek getiri arayan sermaye, faiz oranı yüksek yerleri tercih ediyor. Şüphesiz Türkiye yüksek faiz oranı ile sıcak parayı çekiyor. Yabancı yatırımcı %12’lik getirinin üzerine TL’nin değerlenmesi halinde, ki son 7-8 aydır öyle, dövizi yüksekten bozdurup daha düşük düzeyden aldığı için getirisi daha da yüksek olabiliyor. Aynı zamanda kendi ülkesinde enflasyon oranı yerlerde süründüğünden, reel getirisi de oldukça yüksek olabiliyor.  


Yabancı yatırımcı için yüksek olan faiz, yerli yatırımcı için yeterince yüksek değil. Devlet tahvili veya mevduat hesaplarından yüksek nominal faiz getirisi elde ediliyor olsa da yüksek enflasyon oranı yüzünden yerli yatırımcının satın alma gücü çok da artmıyor. Aşağıda yer alan grafikte reel faiz oranları bulunmakta.


Nominal faiz oranlarında en üst sırada yer alırken, reel faiz oranı diğer ülkelere kıyasla Türkiye’de oldukça düşük. Türkiye’de daha detaylı reel faiz hesaplamaları için ilgili yazıya göz atılabilir. Hal böyle olduğundan tasarruflar yeterince artmıyor, insanlar tasarruf yerine tüketimi tercih ediyor. Bu durum da enflasyonun düşürülmesini daha da zorlaştırıyor.

Yabancıya yüksek, yerliye düşük gelen faiz  

Konu bu açıdan ele alınınca, uygulanan sıkı para politikasının aslında o kadar da sıkı olmadığı görülmektedir. Bu durum ülkemizin önemli bir sorunu olarak gündemimizi uzun süre meşgul edebilir.

Doları düşüren yüksek faiz mi?

Yüksek faizin yabancı yatırımcıyı cezbetmesi ile ülkeye gelen sıcak para şüphesiz TL’nın değer kazanmasında rol oynamıştır. Ancak zannımca bizden kaynaklanmayan başka faktörler bu durum üzerinde daha etkili olmuştur. Mart ayı ile birlikte 2017 yılında Fed’in faiz oranını 4 değil 3 kez artıracağı anlaşıldı ve Dolar endeksinde önemli bir gerileme yaşandı. Sonrasında ise Trump’ın görevde kalıp kalmama tartışmaları, ABD enflasyonun bir türlü hedeflenen %2 seviyesine yaklaşamaması ve kasırgaların ABD ekonomisine verdiği zararın ekonomik büyümeye olumsuz yansıyacağı dikkate alındığında, Fed’in 2017 yılında 3 değil 2 kez faiz artışına gideceğini gündeme getirdi ki, zaten bu artışlarda gerçekleştirilmişti. Aralık ayında yapılması beklenen 3. faiz artış beklentisindeki azalma, dolar endeksinin daha da gerilemesine neden oldu. Dolar endeksi yılbaşından bu yana yaklaşık %11 oranında gerilerken, Dolar TL karşısında yaklaşık %5, Ocak ayında gördüğü zirveden bu yana ise yaklaşık %11 oranında değer kaybetmiş. Yani dolar gelişmiş ülke para birimleri karşısında değer kaybettiği gibi görece yüksek faiz sunun ve son yıllarda en çok negatif ayrışan TL karşısında da değer kaybettiği görülüyor.

Merkez Bankası ne yapmalı?

G20 ülkeleri arasında en yüksek faizi uygulayan MB’nın işi hiç de kolay değil. Son zamanlarda MB doğru karar alsa da geç davrandığı ve uzun süren GLP uygulamasında dolayı eleştirilmekte. Nitekim yapılan eleştirilerde haklılık payı da fazla. Dövize talebin ciddi şekilde arttığı Ocak ayında faiz artış kararlarında ön alamamış olması yapılan eleştirilere de dayanak oluşturmuştu.

Merkez Bankası,
- Şu an için gündemden düşse de Aralık ayında Fed faiz artışına gidebilir,
- Fed’in bilanço küçülte operasyonlarının da eli kulağında,
- Trump doların değerini düşüren bir yönetim sergilese de, görevden alınması söz konusu olabilir,
- Kuzey Kore ve Suriye ve Irak’da belirsizliklerin artması TL’yi negatif ayrıştırır,
- Olağanüstü koşullarda başvurulan bir araç olan GLP uygulamasından vazgeçip, politika faizine dönüyorum,
- Parasal genişleme varlık balonları oluşturduğu için, şu an çok gündemde olmasa da Avrupa Merkez Bankası da Fed’e eşlik edebilir,

dese,

ve politika faizini en az %13’e çıkarsa… Şüphesiz MB sayılan tüm faktörleri değerlendiriyordur ancak benim önerim sanırım pek makbul gelmez. Medyada dolardaki gerileme ile birlikte MB’nın faizleri düşürmesi gerektiği konuşulurken, benim önerim size de aykırı gelmiş olabilir. Ancak yukarıda yer alan ülkelerin reel faizlerine baktığınızda önerdiğim oranın aslında yüksek olmadığını göreceksiniz. Diğer taraftan küresel likidite ülkemize akmaya devam ederse, MB döviz alımları ile rezervlerini desteklese böylece ithal ürünlerin çok ucuzlayıp talep artışıyla enflasyonu beslemesine fırsat vermese… Benim ki bir öneri. Tabii ki de “faizi artır enflasyon hemen düşsün” demiyorum, bu iş o kadar kolay da değil. Ancak yüksek faizin ekonomiyi soğutarak enflasyonu baskıladığı da bir gerçek.

Bunun üstüne maliye politikası en azından genişlemeci olmasa, son yıllarda olduğu gibi bütçe açığının GSYH’ye oranı %1 düzeylerinde tutulmaya çalışılsa… Bu durum büyümeden bir miktar fedakârlık yapmayı da gerektirecektir.

Devasa parasal genişleme ve risk iştahındaki artış bizim gibi yüksek faiz uygulayan ülkelere ciddi miktarda para gelmesini sağlıyor. Gelen sıcak para da adeta “ayıplarımızı örtüyor” ve günü kurtarmamıza yardımcı oluyor. Ancak rüzgâr terse döndüğünde bizim için geç olmamalıdır. Bir atasözümüz var “su akarken testiyi doldur” denir. Burada kastım yapmamız gereken yapısal reformlardır. Bunların başında da zannımca eğitim gelmektedir. PISA sınavlarında düşük, aynı zamanda yıllar itibariyle azalan bir sıralamamız söz konusudur. Son açıklanan üniversite sıralamalarında da genel olarak başarı sıralamamızın azaldığını gördük. Yani eğitimde işler hiç de iyi gitmiyor.    

İşe eğitimden başlamalı. Diğer alanlarda gereken reformları ise, ancak bilimin ışığında evrensel ilkeler ile yetişen nesiller yapabilirler.

3 yorum:

  1. Eğitime önce ekonomi ekibinden başlasak .... ülkeyi bu hale onlar getirdiğine göre.. yalnız hep aynı hataları yaparak ekonomiyi düzeltemeyeceklerini biri onlara anlatmalı.

    YanıtlaSil
  2. Sayin aytekin bu ekonomi politikasini uygulayan hükümet enflasyonu yuzde 160 cikarmadi faizleri gecelik yuzde 7500 cikarmadi dovize 3 takla attirmadi son 15 yilda 2009 haric pozitif büyüme var ulkenin nereden nereye geldigi ortadayken ekonomide dunyada yasanan 2008 deki kuresel krize ragmen fevkalade basarilara imza atmış bir hükümet i elestrirken insaf sınırları ni zorlamiyormusunuz

    YanıtlaSil
  3. Recep bey yine hükümeti göklere çıkarmak için dere tepe düz gitmişsiniz. Tarih bilginiz sıfır. Hem de bizzat yaşadığınızı söylediğiniz dönemleri doğru bilmiyorsunuz. 1990lar deyip durduğunuz dönemler küreselleşme sürecinin erken aşamasıdır ve 2000lerde olduğu kadar kredi (dolayısıyla sıcak para) ve kapital hareketliliği mevcut değildir. O zamanlar ülkeyi yönetenler kendi paramızla kalkınma modelini uyguluyorlardı. Yani bugünkü gibi faizle borç alarak proje yapmaktansa para basıyorduk. Bu nedenle enflasyon doğal olarak yüksekti. Aldığımız borç orantısal olarak daha azdı ama onu da ödemek için yine borç almak durumunda kalıyorduk. Katma değer yaratan üretimleri hiçbir zaman gerçekleştirmedik. 2001 sonrası ucuz kredi ile orta karar bir ekonomik genişleme oldu. Sizin habire "bu hükümet bu hükümet" dediğiniz dönem bu ucuz kredi dönemi. Aynı dönemde bize benzeyen tüm ülkeler aynı gelişmeleri sergiledi. Yani o övünüp durduğunuz başarı bize özel değil. Şu anda o ülkelerin hepsi yine biz gibi zorda ve gerçi aralarında en zorda olanı da yine biziz. Kırılgan denen bu ülkelere bakarsanız çoğu açıdan bize benzer olduklarını görürsünüz. 2008 krizi esasen kalkınmış ülkeleri vurdu ve oradan kaçan kapital yine biz kırılganların ömrünü uzattı. Şu anda da bu uzatılmış borç refahını yaşıyoruz. Reelde elde ettiğimiz başarılar yok gibi bir şey.

    Arada bir başınızı kaldırıp dünyaya bakarsanız gerçekten daha geniş bir algılayışa sahip olabilirsiniz. Hani başkalarından beklediğiniz insafı o zaman siz de göstermiş olursunuz.

    Durum iyi falan değil. Sadece eskiden 1000 TL kazanan bir adamın borç bulması olanaksızken 2001 sonrası bu adam açılan "maaşının 3 katı kadar kredi alma imkanı" ile adam birden 3000 TL'lik alım gücüne (!) sahip oldu. Herkes böyle davranınca ekonomide hareketlenme oldu ama bugün o adam 3000 TL maaş kazandığı için siz bunu hala hükümet başarısı olarak görüyorsunuz. Oysa o adam kredi sisteminde bile en fazla 9000 TL'lik alım gücüne sahip olması gerekirken bugün 14.5 katına çıkmış bir borçluluğa sahip. Şu anda bu borçları çevirmek için hükümet 4 takla atıyor her gün (Varlık fonu teminatları, KGF vb) ve siz hala sadece borçluluk içindeki refahı görüyorsunuz. Adamın hala sadece tüketim yapan, gelirini arttıramamış bir olduğunu ya farketmiyor, ya farketmek istemiyor ya da farkedip çarpıtmak istiyorsunuz.

    Her şey iyiyse neden bu kadar adam iyi olan duruma kötü deyip dursun ki? Kötü deyince kötü mü olacak iyi olan ekonomi? Neden bu kadar panikle her blogda hükümete aynı cümlelerle güzelleme düzüyorsunuz?

    YanıtlaSil