google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz

15 Eylül 2017 Cuma

Merkez Sıkı Duruşla Doğru Yapıyor

Merkez Bankası dün yaptığı toplantıda faiz oranlarında bir değişikliğe gitmeyerek sıkı para politikasına devam kararı aldı. Bu kararı yorumlamadan önce para politikasının bu yılki serüvenini sizlerle birlikte hatırlayalım.

Kasım ayında yapılan ABD Başkanlık seçiminden Ocak ayına gelindiğinde, Dolar endeksi yaklaşık %7 oranında artarak (Dolar, gelişmiş ülke para birimleri karşısında değer kazanarak) 104 seviyesine ulaşırken, Dolar TL karşısında %27’lere varan bir artışla 4 TL’ye dayanmıştı. Finansal piyasalardaki bu hareketlilik, para politikası açısından zor bir yıl geçireceğimizin habercisiydi. Sonrasında Merkez Bankasının bir dizi kararları geldi.

            Merkez Bankası;
            Ocak ayında zorunlu karşılıkları düşürerek piyasalara 1,5 milyar dolar ilave likidite sundu.
Bankaların gün içinde borç alabilme limitini azaltarak, bankaların likidite ihtiyaçlarını saat 16:00’dan sonra Geç Likidite Penceresinden (GLP) karşılamaya başladı.
Döviz depo piyasasının açılmasına karar verdi.
Reeskont kredilerinin kredi vadesinde ödenmesi kaydıyla geri ödemelerinin TL olarak da yapılabilmesine imkân tanıdı.
En önemlisi de, faiz oranlarında büyük miktarda artışlar gerçekleştirdi.

Aşağıda yer alan grafikte yılbaşından bu yana Merkez Bankasının faiz oranları yer almaktadır. Faiz oranlarının %8’li seviyelerden %12’lere çıktığı görülmektedir. Bu grafikte dikkate almamız gereken faiz oranı Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyetidir (AOFM). Aslında Merkez Bankasının temel faiz oranı, politika faizi olarak bilinen 1 haftalık repo ihalesine uygulanan faiz oranıdır. Yılbaşında Merkez Bankası haftalık repo ihalesiyle piyasayı %8 ile fonlamaktaydı. Ancak muhtemelen bankaların Geç Likidite Penceresine yönelerek TL’nin maliyetinin artacağı, bunun da döviz kurlarındaki yükselişi sınırlayacağı düşüncesiyle, Ocak ayının 12’sinden bu yana Merkez Bankası 1 haftalık repo ihalesi açmamaktadır. Yani piyasaya %8 faiz ile fon sunmamaktadır. Hani internetten bir kitap vb. bir şey almak istersiniz, ürün gözünüze ilişir, fiyatı da uygundur ancak alışveriş yapmak istediğinizde ürünün satışta olmadığı dair uyarı alırsınız ya, onun gibi… Ürün satışa tekrardan sunulduğunda fiyatının ne olacağı ise henüz bilinmiyordur.


2017 yılı ile birlikte en çok önem arz eden faiz oranı GLP faizi oldu. Çünkü Merkez Bankası bankalara kullandırdığı fonun neredeyse tamamını GLP’den kullandırmaya başladı. Aşağıda yer alan grafikte de Merkez Bankasının çeşitli kanallardan bankalara kullandırmış olduğu fon miktarı yer almakta. Görüleceği üzere GLP’den yapılan fonlamanın ağırlığı aylardır %90’nın üzerinde.  Hal böyle olduğu için AOFM GLP faizine yakın olmakta. Bu nedenle hâlihazırda %12,25 olan GLP faizi önem arz etmekte.


Merkez Bankasının en yüksek faiz oranına sahip olan GLP uygulamasını, politika faizinin yerine koyması oldukça tartışıldı. Pek olağan görülmeyen bu uygulama, uzun süre uygulanarak adeta olağan hale gelmiş oldu. Şimdi ise bu uygulamanın devam edip etmemesinden ziyade, piyasa koşullarının normalleştiği kabul edilip politika faizine dönüldüğünde, hangi faiz ile yola devam edileceği merak konusu. Şayet GLP uygulaması sonlandırıldığında hâlihazırda %8 olan politika faizi ile devam edilecekse, GLP uygulamasının uzun süre devam edeceğini belirtebiliriz. Çünkü kısa vadede Merkez Bankasının faizi %8’e çekme gibi bir imkânı maalesef bulunmamaktadır. Yüksek enflasyon oranları buna fırsat vermemektedir.

Uzun süren GLP uygulamasının yan etkileri tezlere konu olabilir. Hâlbuki Trump faktörü ve Fed’in faiz artışlarında yaşadığı tereddütler ile değer kaybeden Dolar, fırsat olarak görülüp politika faizine dönülebilirdi. Bazı gelişmekte olan ülkeler bu süreçte faiz azaltmayı başarabildiler mesela. Anlatılmaya çalışılan sebeple uzun süren GLP uygulamasının ekonomi üzerinde olumsuz yan etkilerinin olacağını, dolayısıyla politika faizine dönülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Olağanüstü koşullar dikkate alınarak başlanılan bu uygulamada ısrarcı davranmak, piyasalara Türkiye’de olağanüstü koşullar devam ediyor mesajı verebilir, bu da sizin ileride faiz azaltma imkânlarınızı azaltır. Uzun süre antibiyotik kullanmak nasıl bünyeyi olumsuz etkiler ve sonraki rahatsızlığınızda daha güçlü antibiyotik almak zorunda bırakır sizi, işte onun gibi…

Şu an Merkez Bankasının yapması gereken, koşullar sağlandığında politika faizine dönüleceği ve politika faizinin hâlihazırda tabelada görülen %8 ile değil, o günkü koşullara uygun olarak belirleneceğini ifade etmektir. Piyasanın cevabını beklediği soru budur. Bu hali ile GLP sonlandırıldığında %8’lik politika faizine dönülme ihtimali, piyasalarda tedirginlik oluşturmaktadır. Bu merakın giderilmesi aslında Merkez Bankasının kendi elini de rahatlatır.   

Merkez bankalarının piyasa ile kurdukları iletişim, belki de alınan kararlar kadar önemlidir. Fed son zamanlardaki uygulamaları ile derslerde okutulabilecek bir iletişim politikası izlemektedir. Alacağı kararlara piyasaları hazırlamakta, sürpriz bir karara imza atmayarak olumsuz durumların yaşanmasına fırsat vermemektedir.

Para politikasını sıkılaştıran onca önleme rağmen enflasyon cephesinde görünüm pek de iç açıcı değildir. Daha çok maliyet enflasyonundan kaynaklanan bu durum döviz kurlarıyla da yakından ilgilidir. Enflasyon tekrardan iki hanededir ve iyi ihtimalle yılsonunda tek haneye düşebilecektir. Bu denli tedbirler alınmasına rağmen, sonuç alınamamış olması oldukça üzücüdür. Enflasyon yıllardır başarılı olamadığımız bir konudur. Bu yıl uygulanan para politikasının iyi sonuç üretememesinin bir nedeni de uygulanan genişlemeci maliye politikasıdır. Ekonomik büyümeyi artırmak adına uygulanan bu politika, büyümeye katkı sunarken, enflasyonu olumsuz olarak etkilemiştir. İki temel ekonomi politikasından para politikası sıkı iken maliye politikasının genişlemeci olması, bir ayakla gaza bir ayakla da frene basmak gibidir…

Merkez Bankası dünkü toplantıda alınan kararda “Enflasyonun bulunduğu yüksek seviyeler ve çekirdek enflasyon göstergelerine ilişkin gelişmeler fiyatlama davranışlarına dair risk oluşturmaktadır.” ifadesine yer vererek sıkı para politikası duruşunu devam ettireceğini ifade etmiştir. Merkez Bankasının dolardaki değer kayıplarını dikkate alıp maliyetlerin azalabileceğine dair oldukça iyimser olabilecek bir açıklama yapmış olmaması ve faiz oranlarında indirime gitmemesi bence olumlu karşılanmalıdır. Bu durum Merkez Bankasının enflasyona dair riskleri önemli bulduğunu göstermektedir. Bundan sonra atılacak adım 26 Ekim’deki toplantıda 1 haftalık repo ihalelerine, AOFM’ne yakın bir faiz oranı ile başlamak olmalıdır.

14 Eylül 2017 Perşembe

Banka Kredileri

Bankaların temel faaliyet alanı mevduat toplayıp kredi vermektir. Kazancın çoğu kullandırılan kredilerden elde edilir. Dolayısıyla bankalar daha fazla kazanç için daha çok kredi kullandırmak isterler. Ancak kredi riski iyi yönetilemezse bankanın kazançları azalır, belki zarar söz konusu olur, iflası dahi gündeme gelebilir.  Örneğin 2008 yılında ABD’de başlayıp sonrasında dünyayı etkisi altına alan küresel finans krizi, özelikle düşük gelir gruplarına kullandırılan mortgage kredilerinin geri dönmeme oranlarının %20’lere dayanması ile patlak vermişti. Sonrasında sadece ABD’de 400’den fazla bankanın battığını gördük. Küresel finans krizinde önemli rol oynayan kredi riski o günden bu yana daha çok dikkatleri çekmekte. Bazı Avrupa ülkeleri küresel krizin üzerinden yaklaşık on yıl geçmesine rağmen hala yüksek batık kredi oranları ile mücadele etmekteler. Bu noktada bankaların kredi riski yönetimi büyük önem arz eder. Geri ödenmeme ihtimali yüksek olan kredi taleplerini onaylama, diğer taraftan da sıkıntısız bir geri ödeme yaşanacak olan kredi taleplerini de reddetme hatasına düşmek istemezler.

Bankalar az mı kredi kullandırıyorlar?

Aşağıda yer alan grafikte bankaların 2002 yılı Aralık ayından günümüze kullandırmış olduğu kredi tutarı yer almakta. Grafikten görüleceği üzere kredilerde ciddi bir artış söz konusu. Küresel krizin en yoğun hissedildiği 2009 yılında, krediler bir süre yatay seyretmiş. Diğer dönemlerde ise ciddi artışlar kaydetmiş. Temmuz 2017 itibariyle krediler 2 trilyon TL’na dayanmış bulunmakta. Kullandırılan kredilerin çoğunun ticari bankalara ait olduğu da yine grafikte görülmekte. 


Bankalar büyüdüğü için mi krediler arttı?

Aşağıda yer alan grafikte de bu sorunun yanıtı bulunmakta. Grafikte banka kredilerinin toplam aktife olan oranı bulunuyor. Başka bir ifade ile banka fonlarının yüzde kaçının kredilere tahsis edildiğini gösteriyor. Bu oran yıllar itibariyle yatay seyretmiş olsaydı, bankaların kullandırdığı krediler 2 trilyon TL’na ulaşmış olsa da, bankalar büyüdüğü için krediler artmış diyecektik. Ancak durumun sadece bankaların büyümesi ile açıklanamayacağını görüyoruz. Banka aktiflerindeki artıştan daha büyük bir artış yaşanmış kredilerde. 2002 Aralık ayında kredilerin payı %23’lerden, Temmuz 2017 itibariyle %65’e dayanmış bulunmakta. Bu grafik bize bankaların, temel faaliyeti olan kredi kullandırma işlemine daha fazla eğildiğini net bir şekilde göstermektedir.


Bankaların temel faaliyeti olan kredi kullandırmaya yönelmiş olması şüphesiz olumlu karşılanmalıdır. Peki bu oran daha ne kadar artabilir? Bankalar topladıkları fonların tamamını tabii ki de kredi olarak kullandıramazlar. Hisse senedi, tahvil gibi menkul kıymetlere de yatırım yaparlar. Aynı zamanda http://www.finansalgoz.com/2017/03/turkiye-bankalarinin-likidite-riski.html nakit bulundurmaları gerekir. Faaliyetleri için sabit yatırımlara da ihtiyaç duyarlar.

Bankalar kredilerden sonra en fazla fonu menkul kıymetlere ayırırlar. 2000’li yıllarla birlikte bankacılık sektöründe yaşanan dönüşüm ile bankaların menkul kıymetlere ayırdıkları fonun ağırlığı düşerken, kredilerin ağırlığı artmıştır.

Kredi artışında sona mı gelindi?

“Bankalar neden kredi kullandırmak istemiyor?” şeklinde bir soru da sorulabilir. Ancak bu soru pek mantıklı değildir. Çünkü bankaların temel faaliyeti kredi kullandırmaktır. Ancak son zamanlarda kredi olanaklarında bir daralma söz konusudur. Şöyle ki;

            Mevduat, faizlerdeki ciddi artışlara rağmen yeteri kadar artmıyor.
            Bankalarımız yurtdışından kur riski alarak dolar bazında %6-%7 gibi yüksek oranlar ile borçlanabiliyor.
Toplanan mevduatın neredeyse yarısı döviz cinsinden olurken, bankalar kredilerini daha çok TL ile kullandırabiliyorlar.
Günümüzde bankalar hiç risk almadan %12’ye yakın bir oranla devlete borç verebilmekteler. Geri ödenmeme riski olan ticari bir krediyi ise %15 - %16 gibi bir faiz ile kullandırabiliyorlar. Bu noktada iyi bir tercih problemi ile karşı karşıya bulunuyorlar.
Hal böyle olsa da banka kredileri azalması veya sabit kalması beklemek de doğru değil. Sadece kredilerin artış hızı bir miktar azalabilir. Örneğin Temmuz ayında banka kredileri yıllık olarak %22,8 oranında artış gösterdi. İlerleyen aylarda bu denli yüksek artışlar görülemeyebilir.

Kim daha çok kredi kullandırıyor?

Yukarıda yer alan grafikte de bu sorunun cevabı yer alıyor. 2002 Aralık ayı itibariyle kredilerin %75,6’sı özel bankalar tarafından, %24,4’ü de kamu bankaları tarafından kullandırılmıştır. Kamu bankalarının kredilerden aldığı pay 2006 Mart ayında %21,6’ya kadar gerilemiştir. 2013 yılından sonra, krediler içinde kamu bankalarının ağırlığının arttığını görüyoruz. Temmuz 2017 itibariyle de bu oran %37’e ulaşmıştır. Kredi Garanti Fonu’nun son aylardaki artışta etkisi olduğu söylenebilir.

12 Eylül 2017 Salı

Doları Düşüren Sıkı Para Politikası mı?

Gelişmiş ülkelerin enflasyon oranını fiyat istikrarı olarak kabul edilen %2’ye çıkarmaya çalıştıklarını, bunun için piyasaları tarihte hiç görülmediği kadar likiditeye boğmaya devam ettiklerini ancak enflasyon oranı için henüz hedeflenen seviyelere ulaşamadıklarını görüyoruz. Dolayısıyla gelişmiş ülkeler piyasalara likidite sunmaya ve faiz oranlarını düşük seviyelerde tutmaya, yani gevsek para politikası uygulamaya bir süre daha devam edecekler. Böylece talebi canlandırarak enflasyonu yükseltme çabası sürecek. Gelişmekte olan ülkelerde ise enflasyon oranı ortalamada %3’e gerilemiş bulunmakta. Türkiye’de ise enflasyon oranı çift hanede ve bu düzeylerde katılaştığı söylenebilir. Hal böyle olunca Merkez Bankasının da sıkı para politikası uygulama gerekliliği son aylarda daha çok önem arz ediyor. Nitekim MB da faiz oranlarını önemli ölçüde artırıp toplam talebi baskılayarak enflasyon oranını azaltmaya çalışıyor. Böylece yılbaşında %8,28 olan MB faizi, %12’ye ulaşmış bulunmakta.

Faiz oranını çok mu artırdık?     

Evet, yılbaşından bu yana MB faizi, yaklaşık olarak 400 baz puan yani %45 oranında artış gösterdi.

Faiz oranı çok mu yüksek?

Yabancı yatırımcı için evet. Aşağıda yer alan tabloda bazı gelişmekte olan ülkelerin faiz ve enflasyon oranları yer almakta. Grafikte yer alan ülkeler içerisinde en yüksek faiz oranına sahip olduğumuz görülüyor. Kendisine yüksek getiri arayan sermaye, faiz oranı yüksek yerleri tercih ediyor. Şüphesiz Türkiye yüksek faiz oranı ile sıcak parayı çekiyor. Yabancı yatırımcı %12’lik getirinin üzerine TL’nin değerlenmesi halinde, ki son 7-8 aydır öyle, dövizi yüksekten bozdurup daha düşük düzeyden aldığı için getirisi daha da yüksek olabiliyor. Aynı zamanda kendi ülkesinde enflasyon oranı yerlerde süründüğünden, reel getirisi de oldukça yüksek olabiliyor.  


Yabancı yatırımcı için yüksek olan faiz, yerli yatırımcı için yeterince yüksek değil. Devlet tahvili veya mevduat hesaplarından yüksek nominal faiz getirisi elde ediliyor olsa da yüksek enflasyon oranı yüzünden yerli yatırımcının satın alma gücü çok da artmıyor. Aşağıda yer alan grafikte reel faiz oranları bulunmakta.


Nominal faiz oranlarında en üst sırada yer alırken, reel faiz oranı diğer ülkelere kıyasla Türkiye’de oldukça düşük. Türkiye’de daha detaylı reel faiz hesaplamaları için ilgili yazıya göz atılabilir. Hal böyle olduğundan tasarruflar yeterince artmıyor, insanlar tasarruf yerine tüketimi tercih ediyor. Bu durum da enflasyonun düşürülmesini daha da zorlaştırıyor.

Yabancıya yüksek, yerliye düşük gelen faiz  

Konu bu açıdan ele alınınca, uygulanan sıkı para politikasının aslında o kadar da sıkı olmadığı görülmektedir. Bu durum ülkemizin önemli bir sorunu olarak gündemimizi uzun süre meşgul edebilir.

Doları düşüren yüksek faiz mi?

Yüksek faizin yabancı yatırımcıyı cezbetmesi ile ülkeye gelen sıcak para şüphesiz TL’nın değer kazanmasında rol oynamıştır. Ancak zannımca bizden kaynaklanmayan başka faktörler bu durum üzerinde daha etkili olmuştur. Mart ayı ile birlikte 2017 yılında Fed’in faiz oranını 4 değil 3 kez artıracağı anlaşıldı ve Dolar endeksinde önemli bir gerileme yaşandı. Sonrasında ise Trump’ın görevde kalıp kalmama tartışmaları, ABD enflasyonun bir türlü hedeflenen %2 seviyesine yaklaşamaması ve kasırgaların ABD ekonomisine verdiği zararın ekonomik büyümeye olumsuz yansıyacağı dikkate alındığında, Fed’in 2017 yılında 3 değil 2 kez faiz artışına gideceğini gündeme getirdi ki, zaten bu artışlarda gerçekleştirilmişti. Aralık ayında yapılması beklenen 3. faiz artış beklentisindeki azalma, dolar endeksinin daha da gerilemesine neden oldu. Dolar endeksi yılbaşından bu yana yaklaşık %11 oranında gerilerken, Dolar TL karşısında yaklaşık %5, Ocak ayında gördüğü zirveden bu yana ise yaklaşık %11 oranında değer kaybetmiş. Yani dolar gelişmiş ülke para birimleri karşısında değer kaybettiği gibi görece yüksek faiz sunun ve son yıllarda en çok negatif ayrışan TL karşısında da değer kaybettiği görülüyor.

Merkez Bankası ne yapmalı?

G20 ülkeleri arasında en yüksek faizi uygulayan MB’nın işi hiç de kolay değil. Son zamanlarda MB doğru karar alsa da geç davrandığı ve uzun süren GLP uygulamasında dolayı eleştirilmekte. Nitekim yapılan eleştirilerde haklılık payı da fazla. Dövize talebin ciddi şekilde arttığı Ocak ayında faiz artış kararlarında ön alamamış olması yapılan eleştirilere de dayanak oluşturmuştu.

Merkez Bankası,
- Şu an için gündemden düşse de Aralık ayında Fed faiz artışına gidebilir,
- Fed’in bilanço küçülte operasyonlarının da eli kulağında,
- Trump doların değerini düşüren bir yönetim sergilese de, görevden alınması söz konusu olabilir,
- Kuzey Kore ve Suriye ve Irak’da belirsizliklerin artması TL’yi negatif ayrıştırır,
- Olağanüstü koşullarda başvurulan bir araç olan GLP uygulamasından vazgeçip, politika faizine dönüyorum,
- Parasal genişleme varlık balonları oluşturduğu için, şu an çok gündemde olmasa da Avrupa Merkez Bankası da Fed’e eşlik edebilir,

dese,

ve politika faizini en az %13’e çıkarsa… Şüphesiz MB sayılan tüm faktörleri değerlendiriyordur ancak benim önerim sanırım pek makbul gelmez. Medyada dolardaki gerileme ile birlikte MB’nın faizleri düşürmesi gerektiği konuşulurken, benim önerim size de aykırı gelmiş olabilir. Ancak yukarıda yer alan ülkelerin reel faizlerine baktığınızda önerdiğim oranın aslında yüksek olmadığını göreceksiniz. Diğer taraftan küresel likidite ülkemize akmaya devam ederse, MB döviz alımları ile rezervlerini desteklese böylece ithal ürünlerin çok ucuzlayıp talep artışıyla enflasyonu beslemesine fırsat vermese… Benim ki bir öneri. Tabii ki de “faizi artır enflasyon hemen düşsün” demiyorum, bu iş o kadar kolay da değil. Ancak yüksek faizin ekonomiyi soğutarak enflasyonu baskıladığı da bir gerçek.

Bunun üstüne maliye politikası en azından genişlemeci olmasa, son yıllarda olduğu gibi bütçe açığının GSYH’ye oranı %1 düzeylerinde tutulmaya çalışılsa… Bu durum büyümeden bir miktar fedakârlık yapmayı da gerektirecektir.

Devasa parasal genişleme ve risk iştahındaki artış bizim gibi yüksek faiz uygulayan ülkelere ciddi miktarda para gelmesini sağlıyor. Gelen sıcak para da adeta “ayıplarımızı örtüyor” ve günü kurtarmamıza yardımcı oluyor. Ancak rüzgâr terse döndüğünde bizim için geç olmamalıdır. Bir atasözümüz var “su akarken testiyi doldur” denir. Burada kastım yapmamız gereken yapısal reformlardır. Bunların başında da zannımca eğitim gelmektedir. PISA sınavlarında düşük, aynı zamanda yıllar itibariyle azalan bir sıralamamız söz konusudur. Son açıklanan üniversite sıralamalarında da genel olarak başarı sıralamamızın azaldığını gördük. Yani eğitimde işler hiç de iyi gitmiyor.    

İşe eğitimden başlamalı. Diğer alanlarda gereken reformları ise, ancak bilimin ışığında evrensel ilkeler ile yetişen nesiller yapabilirler.

7 Eylül 2017 Perşembe

Karlılık Hız Kesiyor

Bu yazıda bankacılık sektörünün 2017 Temmuz ayına ait temel göstergelerini, aylık verileri ele alarak değerlendirelim. Karlılık ile başlayalım. Aşağıda yer alan grafikte bankacılık sektörünün aylık kar rakamları bulunmaktadır.

Bankalar Temmuz ayında 3,7 milyar TL, 2017’nin ilk yedi ayında da 29 milyar TL kar elde ettiler. Söz konusu kar 2016 yılının ilk yedi ayı ile karşılaştırıldığında, %27,5 gibi bir artışa karşılık geliyor. Bankacılık sektörünün karlarının artış hızı bir önceki yılın aynı dönemine göre Şubat ayından bu yana azalmaya devam ediyor. Temmuz 2017’de elde edilen kar, Haziran 2017 ile karşılaştırıldığında ise %12’lik bir azalış söz konusu. Temmuz ayı kar rakamı önceki yılın aynı ayı ile karşılaştırıldığında da karlılıkta %1,6 oranında bir düşüş söz konusu.


Temmuz ayında bankacılık sektörünün toplam aktifleri 3 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. Toplam aktifler Temmuz ayında bir önceki aya göre %0,9 oranında artış göstererek yükselişini sürdürmüştür. Bankacılık sektörünün toplam aktifleri Temmuz ayında önceki yılın aynı ayına göre de %20 oranında artış göstermiştir.

Dolar bazında baktığımızda ise toplam aktif büyüklüğünün 855 milyar Dolar olduğunu görüyoruz. Dolardaki yükselişe paralel olarak 2016’nın son çeyreğinde düşüşe geçen aktif toplamı Ocak ayında 760 milyar Dolara kadar geriledikten sonra aralıksız altı ay artış göstermiştir. Dolar bazında Temmuz ayında önceki aya göre %0,7 oranında artan aktif toplamı, önceki yılın aynı ayına göre %2,4 oranında artış göstermiştir.

Bankaların aktif toplamı TL bazında rekor düzeydeyken, Dolar bazında rekor düzeylerin bir miktar altındadır. Ağustos ayı rakamları açıklandığında bankaların aktif toplamının, Dolar bazında 861 milyar olan eski rekorun üzerine çıktığını görebiliriz.

 
Aşağıda yer alan grafikte de krediler ve mevduat hesapları yer almaktadır. Bankacılık sektörünün toplam kredileri Temmuz ayında 1,94 trilyon TL olarak rekor düzeyde gerçekleşmiştir. Kredi Garanti Fonu, kredilerdeki artışa etki etmeye devam etmektedir. Kredi Garanti Fonu destekli kredilerin 200 milyar TL’yi aştığı ifade edilmektedir. Krediler bir önceki aya göre %1,3 oranında artış gösterirken, bir önceki yılın aynı ayına göre %22,8 oranında artış kaydetmiştir.

Temmuz ayında mevduat tutarı 1,60 trilyon TL olarak krediler gibi rekor düzeyde gerçekleşmiştir. Mevduat bir önceki aya göre %1,1 oranında artarken, önceki yılın aynı ayına göre %20,4 oranında artış göstermiştir.

Mevduat faizlerindeki önemli artışa rağmen Temmuz ayında da krediler mevduattan daha fazla artmaya devam etmiştir. Bu durum Kredi / Mevduat oranındaki artışı beraberinde getirmektedir. Temmuz ayı verilerine göre Kredi / Mevduat oranı bir miktar daha artarak %121,8 seviyesine ulaşmıştır. Bu durum bankacılık sektörünün riskinin bu alanda devam ettiğini göstermektedir. Bu sebeple mevduat toplamadaki rekabetin, dolayısıyla mevduat faizlerinin yüksek kalmaya devam edeceğini söyleyebiliriz.

 
Bir ülkede yerli para fonksiyonlarını tam olarak yerine getirmediğinde, insanlar tasarruf ve yatırımlarında yabancı paralara yönelebilir. Bu durumun yaşandığı süreçlere dolarizasyon adı verilir. Dolarizasyon hakkında daha detaylı bilgi için ilgili yazımı okuyabilirsiniz. Bankalarda yabancı para cinsinden açılan hesaplara da tevdiat hesabı adı verilmektedir. Dolarizasyonun en önemli göstergesi tevdiat hesaplarının toplam mevduat hesapları içindeki payıdır.

Aşağıda yer alan grafikte, tevdiat hesaplarının toplam mevduata oranının Eylül ayında %39 ile en düşük değerinde olduğunu görüyoruz. Tevdiat hesaplarının oranı artarak Ocak 2017’de %44,5’e yaklaşmış, Şubat ayında ise bir miktar düşerek %44 düzeylerinde gerçekleşmiştir. İlgili aylarda Dolardaki rekor düzeylerin kar satışlarını beraberinde getirmiş olduğunu söyleyebiliriz. Mart 2017’de ise bu oran %44,5 ile 2016 yılbaşından bu yana en yüksek seviyesine çıkmıştır. Nisan ayında da bu oran artmaya devam etmiş ve %44,73’e ulaşmıştır. Mayıs ayında ise %44,47’e gerilemiştir. Bu oranın Mayıs ayında az da olsa bir miktar düşmüş olması olumludur. Bu azalış Temmuz ayına kadar devam etmiş ve tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki oranı %43,3’e gerilemiştir.

 
Tevdiat hesaplarının oranındaki artış bankaların döviz kuru riskini artırmaktadır. Bankalar bu riski dövizli kredi kullandırarak firmalar ile paylaşmak isteseler de, firmalara kullandırılan kredilerin toplam krediler içindeki oranı bu seviyelere ulaşmamaktadır. Hal böyle olunca bankalar son aylarda TL mevduatın faiz oranlarını, tevdiat hesaplarının faiz oranlarından daha fazla artırarak tasarruf sahiplerini TL mevduat hesaplarına yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu durumun nasıl gerçekleştiğini görmek için ilgili yazıma göz atabilirsiniz. Bankaların uyguladığı bu stratejinin sonuç verdiğini ve TL mevduatın tevdiat hesaplarından daha fazla artarak döviz tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki oranını düşürdüğünü söyleyebiliriz.

Döviz tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki oranı azalsa da bu oranın hala yüksek olduğunu belirtmek gerekir. Tasarrufların %43’ünün yabancı para cinsinden tutuluyor olması, ekonomi açısından sağlıklı bir durum değildir.    

Özetlemek gerekirse;

1) Temmuz ayında bankacılık sektörünün karı hem önceki aya göre hem de bir önceki yılın aynı ayına göre azalış göstermiştir. Bankacılık sektörünün ilk yedi aylık karı, önceki yılın aynı dönemine göre ise %27,5 oranında artış göstermiştir. Bankaların karının artış hızı yavaşlamaya devam etmektedir.

2) Aktif toplamı hem TL hem de Dolar bazında artmaktadır. Bankaların aktif toplamı TL bazında rekor düzeyde, Dolar bazında rekor düzeylerin bir miktar altındadır.

3) Bankaların mevduat faizlerini artırmaları ile mevduat hesaplarında bir artış söz konusu olsa da, Kredi Garanti Fonu destekli kredilerinin de etkisiyle krediler mevduattan daha fazla artmaya devam etmektedir. Hal böyle olunca Kredi / Mevduat oranı artarak yeni bir zirveye, %121,8’e ulaşmıştır.

4) Tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki payı Temmuz ayında bir miktar daha azalarak %43,3 olarak gerçekleşmiştir. Bankaların son aylarda TL mevduat hesaplarının faiz oranlarını, tevdiat hesaplarının faiz oranlarından daha fazla artırmaları sonuç vermiş, mudiler son aylarda olduğu gibi Temmuz ayında da TL mevduat hesaplarını daha çok tercih etmişlerdir.