google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-4218368915119241, DIRECT, f08c47fec0942fa0 Finansal Göz

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Mali Disiplinde Bozulma Sürüyor

Açıklanan Nisan ayı bütçe rakamları ile maalesef mali disiplindeki bozulmanın devam ettiğini gördük. 2016 yılı Nisan ayında 5,4 milyar TL fazla veren bütçe, 2017 Nisan ayında 3 Milyar TL açık verdi.

  
         Nisan ayında bütçe gelirleri önceki yılın aynı ayına göre yaklaşık %7 oranında artarak 53 milyar TL olurken, bütçe giderleri yaklaşık %26 oranında artarak 56 milyar TL’ye yükseldi.  


     Ocak – Nisan 2016 döneminde bütçe 5,4 milyar TL fazla vermişken, Ocak – Nisan 2017 döneminde bütçe 17,9 milyar TL açık verdi.   


      Ocak - Nisan 2017 döneminde bütçe gelirleri önceki yılın aynı dönemine göre %9 oranında artarak yaklaşık 198 milyar TL olurken, bütçe giderleri %22,5 oranında artarak yaklaşık 216 milyar TL’ye yükseldi.  

            
        Bu veriler ışığında bütçe gelirlerinin oldukça sınırlı arttığını, hatta enflasyon oranının altında bir artış gösterdiğini görüyoruz. Bütçe giderlerindeki artış ise oldukça yüksek. Dolayısıyla bütçe açığı artmaya devam ediyor. Referandum sürecinde bütçe giderlerinin yüksek oranlarda artığını belirtebiliriz.

Ekonomiyi daha fazla büyütme çabalarından dolayı bütçe açıklarının artmaya devam edeceğini öngörebiliriz. Bu gidişle yıl sonu itibariyle bütçe açığının GSYH’ye oranının %3’e yaklaşacağını da söyleyebiliriz. Halbuki bu oranı %1’in dahi altına çekmiştik. Bu şekilde sağlanan mali disiplin sayesinde görece çok daha iyi bir ekonomik performans sergilemiştik. Şimdi ise Kredi Garanti Fonu uygulamaları ve vergi düzenlemeleri ile mali disiplinin arka plana itildiğini görüyoruz. Ekonomide sağlanacak ilave %1’lik bir ekonomik büyüme için mali disiplinin elden bırakılması bana çok mantıklı gelmiyor. Bu durum ipin ucunun kaçtığı izlenimini veriyor. Çünkü son dönemde bozulan makro ekonomik görünüme elimizdeki son çapa olan mali disiplin de eklenirse geleceğe olumlu bakabilme imkânı pek kalmıyor. Enflasyon, faiz ve işsizlik oranlarındaki yüksekliğe, yüksek bütçe açıkları da katılırsa ekonominin kısır bir döngü içine girdiğini tam olarak görebiliriz. Umarım elde kalan son çapanın yitirilmemesine dönük politikalar, şuanda uygulananların tam tersi, devreye sokulur. İhtimal az olsa da bu da bir umut… 

Mali disiplinin önemine dair ilave bilgiler için ilgili yazım okunabilir.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Varlığa Dayalı Menkul Kıymet

Önceki yazımda ABD’de küresel finans krizinin nasıl oluştuğunu özetlemeye çalışmıştım. Krizle birlikte yüzlerce banka batıp, ekonomide de ciddi problemlerin ortaya çıkması ile Amerikan Merkez Bankası Fed hızlı bir şekilde faizleri %0,25’e kadar düşürdü. Bankalar bu oranı geçmemek koşuluyla fon alışverişi yapıyordu. Bu oranın %0,07’e kadar düştüğü de oluyordu. Fed faizleri düşük tutarak ekonomiyi canlandırmaya çalışıyordu. Bir süre sonra bunun yeterli olmadığı görüldü ve parasal genişleme süreçleri başladı. Fed bir para politikası aracı olan açık piyasa işlemleri ile bankalardan varlığa dayalı menkul kıymetleri ve çoğunluğu Amerikan hazinesine ait tahvil ve bonoları alarak piyasaya likidite enjekte etti. Birbiri ile iç içe de geçmiş 4 büyük parasal genişleme uygulaması ile Fed bilançosunu 0,9 trilyon Dolardan, 4,5 trilyon Dolara kadar çıkardı. Yani Fed para basıyor, basılan para ile bankaların elindeki söz konusu menkul kıymetleri satın alıyor, böylece piyasaya nakit sunuyordu. Küresel kriz tüm dünyayı etkilediği için İngiltere Merkez Bankası, Japonya Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası da Fed gibi parasal genişleme uygulamalarına başvurdu. Fed bu uygulamaları sonlandırdı ve 2015 yılı Aralık ayı ile birlikte tekrardan faiz artışlarına başladı. Muhtemelen 2017 yılının sonlarına doğru Fed, bilanço küçültmeye başlayacak. Yani piyasaya enjekte ettiği devasa likiditeyi piyasadan yavaş yavaş çekecek.

Küresel krizden çıkışta izlenen en önemli ekonomik göstergelerin büyüme, işsizlik ve enflasyon oranı olduğunu söyleyebiliriz. Küresel krizle birlikte büyüme oranı düşmüş, işsizlik oranı artmış ve enflasyon oranları da negatif değerlere ulaşmıştı. Şimdi ise ABD’de büyüme ve işsizlik oranları makul seviyelere gelirken enflasyon oranı hala istenen düzeylerin altında bulunmaktadır. Bu süreçte ABD ekonomisinde olup bitenleri ilgili yazıdan öğrenebilirsiniz. Özetle Fed’in, uyguladığı düşük faiz politikası ve parasal genişleme ile ABD ekonomisinin krizden çıkmasına önemli katkılar sunduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’de bozulan ekonomik görünümü düzeltebilmek için KGF kapsamında yani devletin kısmen garantisi ile bankalar tarafından işletmelere 160 milyar TL tutarında (250 milyar TL’ye kadar çıkabilecek) kredi kullandırıldı. Diğer taraftan mevduat kredilerdeki artışa yetişemedi ve Kredi / Mevduat oranı Mart ayı itibariyle %121’e kadar çıktı. Bu durum bankaların yeni kredi kullandırmalarının önünde bir engel olarak duruyor.  Mevduatın düşük hızlarda artmasının en önemli nedeni son dönemdeki negatif reel faizler. Yani mevduat sahiplerinin satın alma güçleri artmıyor. Dolayısıyla tasarruf sahipleri döviz hesaplarına yönelerek kurdaki artışa yatırım yapıyorlar. Bankalar da tasarruf sahipleri dövize yönlendiği için bilançosunu dengeleme adına dövizli kredi kullandırmak istiyor ancak bu konuda zorlanıyor. Hal böyle olunca da bankaların açık pozisyonu, döviz kurundan kaynaklı riskleri artıyor.

Bankaların en önemli kaynağı mevduat olsa da, şüphesiz tek kaynakları mevduat değil. Özelikle yurtdışı borçlanmalar önemli bir kaynak olarak karşımıza çıkıyor. Ancak orada da kredi notumuzun düşmesinden kaynaklı sorunlar var. Bankalar yeni borçlanma yapamıyor sadece mevcut borçlarını yenileyebiliyorlar. Diğer taraftan bu yenileme daha yüksek faizler ile gerçekleşiyor. Yani mevduat yolu ile fon sağlamak zorlaştığı gibi, yurtdışından fon sağlama imkânları da oldukça sınırlı.

Mevduatın yeterince artmadığı, dış finansman olanaklarının da sınırlı olduğu bir ortamda banka senedi adı altında bankaların varlığa dayalı menkul kıymet ihraçları gündeme geldi. Bankalar kullandırdıkları kredilerden kaynaklı alacaklarını paket halinde yeni bir finansal türev ürüne dönüştürecek ve bu ürünün satışı ile likiditeye kavuşabilecekler. Böylece bankalar kredilerden sağladıkları gelirleri paylaşmış olacakları gibi riski de türev ürünü satın alan yatırımcılar ile paylaşmış olacaklar. Belki söz konusu ürünü ABD’deki gibi sigorta şirketleri de sigortalayarak risk üstlenecek, pastadan pay almaya çalışacaklar. Böylece bankalar daha fazla kredi verme imkânına kavuşabilecekler. Ancak önceki yazımda anlatmaya çalıştığım üzere, küresel finans krizi söz konusu türev ürünler iyi yönetilemediği için ortaya çıktı. Kullandırılan kredilerin geri ödenmeme oranlarındaki artışla birlikte sigorta şirketleri ve bankalar teker teker batarak tüm dünyayı yıllarca etkileyen küresel bir kriz ortaya çıktı. Biz oradaki tecrübeden şüphesiz faydalanabiliriz. Ancak olayın ikinci bir boyutu da var.

Merkez Bankasının, bankaların ihraç ettiği varlığa dayalı menkul kıymetleri satın alarak bankalara likidite sunabileceği belirtildi. Yukarıdaki paragrafta anlatılan kısım bir risk taşımasına rağmen finansal piyasaların yeni bir ürüne kavuşacak olmasından dolayı makul karşılanabilir. Söz konusu türev ürünler yerli yabancı yatırımcıların ilgisine sunulur ve finansal piyasalarda işlem gerçekleşir. Ancak bu ürünleri doğrudan Merkez Bankasının satın alacağının ifade edilmesi bence çok uygun değil. Fed ve diğer gelişmiş ülkelerin merkez bankaları uyguladı kısmen de başarılı oldular. Dolayısıyla biz de parasal genişleme uygulayabiliriz deniliyorsa da yine çok uygun değil. Peki neden?

1)      Yerli ve yabancı yatırımcıların bu ürünleri almayacağı o yüzden Merkez Bankasının bu ürünleri almak durumunda olduğu yönünde kötü bir algı oluşturabildiği için,
2)      Fed, İngiltere, Japonya ve Avrupa Merkez Bankalarının krizden çıkış için uyguladığı stratejinin, biz de ortada kriz yokken uygulanması finansal bir krizi tetikleyebileceği için,
3)      Türk Lirası rezerv para birimi değil. Fed para basıp dağıtırken birçok ülke rezervlerini Dolar cinsinden tutuyor ve Amerikan tahvillerine yatırım yaparak değerlendiriyor. Aynı zamanda Dolarizasyon yaşanan bir ülke olduğumuz için,
4)      ABD ve gelişmiş ülkeler küresel krizle birlikte negatif enflasyon yani deflasyon ile karşı karşıya kaldılar. Faizlerin çok düşük tutulması ve olanca para basımına rağmen enflasyon oranları makul kabul edilen %2 seviyesinin hala altında. Biz de ise yüksek enflasyon söz konusu olduğu için.

Belirttiğim nedenlerden dolayı banka senedi olarak isimlendirilen, bankaların varlığa dayalı menkul kıymetlerinin Merkez Bankası tarafından satın alınmasını doğru bulmuyorum. Benim doğru bulmamam pek bir şey ifade etmeyebilir. O zaman olacaklara kafa yoralım.

Merkez Bankasının söz konusu türev ürünleri bankalardan satın almak için para basması, enflasyonu daha da artıracaktır. Enflasyon artışı faizlere yansıyıp faizler artacak ve enflasyon ve faiz oranlarının birbirini olumsuz olarak etkilediği kısır bir döngüye gireceğiz. Bu durum sürdürülebilir mi? Bir süre belki. 1994’te yaşanan kriz sonrasında yapısal reformlar yapılmadan düşe kalka devam ettiğimiz sürecin sonunda Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri ile karşılaşmıştık. Şimdi de birkaç yıl yüksek enflasyon ve yüksek faiz oranları ile, muhtemelen buna artan bütçe açıkları da eklenecek, devam edebiliriz. Sonrasında faturayı hep birlikte ödeyeceğiz diyeceğim ama pek de öyle olmuyor. Bu süreçler de gelir dağılımı adaletsizliği artıyor ve zengin daha zengin fakir de daha fakir oluyor. O yüzden faturayı çoğumuz ödeyeceğiz demek daha doğru…

14 Mayıs 2017 Pazar

Batıdan Sonra Sıra Bizde mi?

ABD konut piyasasında 2000’li yılların başından 2008 yılına kadar fiyatların yüksek oranlarda artmasıyla oluşan balon ve sonrasındaki süreçte küresel finans kriziyle tüm dünyanın nasıl etkilendiği hepimizin malumu…

Bu süreçte bankalar kredi vermek için yarışıyor, her geçen gün artan konut fiyatları insanları cezbediyordu. Her yeni konut kredisi fiyatların artmasına da katkı sunuyordu. Böylece insanlar satın aldıkları konutların fiyatlarının artmasından da memnundu. Aynı zamanda bankalar da memnundu. Çünkü artan konut fiyatlarını esas alarak konut sahiplerine ilave krediler de kullandırılabiliyordu. Örneğin 100.000 Dolara satın alınan bir evin değeri 120.000 Dolara çıktığında konut sahibine yeni kredi teklifinde bulunuluyor, konut değerinin neredeyse tamamına varan oranlarda krediler kullandırılıyordu. Bankaların bu konuda oldukça iştahlı davrandıkları bir süreçti. Kullandırdıkları kredilere karşılık sağlanan primler bankacıların iştahını daha da artırıyordu. Geri ödenmeme oranı en düşük olan kredi türü konut kredileri değil miydi? Nihayetinde konutlar da teminat altına alınmıyor muydu?

Bankalar bununla yetinmedi. Kullandırdıkları konut kredilerinden alacaklarını dayanak varlık haline getirip varlığa dayalı menkul kıymetler oluşturdular. Bu varlıkların satışı ile alacaklarını menkul kıymetleştirmiş oldukları gibi, riski de transfer ettiler. Konut kredilerinin ödenmeme riskine karşı sigorta şirketleri söz konusu varlığa dayalı menkul kıymetleri sigortaladı. Onlar da pastadan pay almak istiyorlardı. Söz konusu varlığa dayalı menkul kıymetler sadece ABD’de değil diğer gelişmiş ülkelerin finansal piyasalarında da alınır satılır olmuştu.

Kullandırılan konut kredilerinin çoğu değişken faizliydi. Fed ise 2003 yılından 2006 yılına kadar faizleri kademeli olarak artırdı. Faizlerdeki artış konut kredilerine de yansıdı. Değişken faizli kullandırılan konut kredilerinin aylık taksitleri her geçen gün artıyor insanlar kredi taksitlerini ödemekte zorlanıyordu. Düşük gelir gruplarına verilen konut kredilerinin (subprime mortgage) geri ödenmeme oranları %20’nin (Yüzde 2 değil 20!) üzerine çıkmıştı…

Artan faiz oranları konut kredilerine olan talebi azaltmış, böylece konut fiyatları da düşüşe geçmişti. Yer yer değişim gösterse de değer kayıpları oldukça yüksek oranlara varıyor, örneğin fiyatı 120.000 Dolara çıkan evin fiyatı 60.000 Dolarlara kadar düşüyordu. Bankalar tahsil edemedikleri konut kredi taksitleri ve teminat altındaki konutların azalan değeri ile baş başa kaldıklarında büyük zararlar yazıyorlardı. Böylece kriz patlak verdi. Bu ürünleri sigortalayan sigorta şirketleri ile bankalar tek tek batmaya başladı. 2008’in Eylül’ünde Türkiye Bankacılık Sektörünün tamamından daha büyük olan Lehman Brothers adlı yatırım bankası 600 milyar Doların üzerinde bir borç ile battığında, küresel bir kriz içine girildiği artık herkes tarafından kabul ediliyordu. Bu süreçte ABD’de 400’den fazla banka battı. Varlığa dayalı menkul kıymetleri başta Avrupa bankaları da satın aldığı için, krizin Avrupa’ya bulaşması çok zaman almadı. Biz ise bankacılık sektörümüzde bu tür ürünler bulunmadığı için seviniyor, küresel finans krizi bizi doğrudan etkilemeyecek diye avunuyorduk. 

Türkiye’de de, ABD’de olduğu gibi, bankaların varlığa dayalı menkul kıymet ihraçlarının başlayacağı bir döneme giriyoruz. Bu konuyu sonraki yazımda daha detaylı ele alacağım. Bizde olmasın demiyorum. Konunun gündeme gelmesi ile birlikte piyasalardaki “ben bu filmi gördüm” durumunun anlaşılması gerektiğini ve doyurucu bir iletişime ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Olanlardan ders çıkarabilmeyi umut ediyorum… 

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Dolar Yüksek Kazanç Sunuyor mu?

Dolar düşer mi? Dolar yükselir mi? Bu tür sorular, Dolardaki dalgalanmaya paralel olarak günümüzde daha çok sorulur oldu. Bu yazıda Doların TL karşısındaki serüvenini ele alacağım.

Uluslararası ticarette çok fazla kullanılmayan para birimine sahip olan ülkelerde Doların yerel para birimine karşı değişim oranı önemli bir gösterge olarak değerlendirilebilir. Türkiye’de de durum böyle. İnsanlar tasarruf ve yatırım kararlarında yerli paranın yanında Dolar tercihinde de bulunabiliyorlar. Hal böyle olunca para politikasının yürütülmesi de daha zorlaşıyor. Örneğin Merkez Bankası yüksek enflasyon ile mücadelede sıkı para politikası uygularken faizleri artırıyor. Böylece yüksek faiz oranları üzerinden tüketimi frenlemeye çalışıyor. Ancak diğer taraftan yüksek faiz karşısında yabancı yatırımcının ülkemize ilgisi artıyor ve döviz bollaşıyor. Bollaşan döviz TL’nin değerlenmesine ithalatın ucuzlamasına sebep oluyor ve tüketim artıyor. Böylece Merkez Bankası amaçladığı sonucun tam tersi bir durumla karşılaşabiliyor. Diğer taraftan tasarruf ve yatırım tercihlerinde yabancı para birimlerinin de kullanıldığı ve ülkemizin de son yıllarda içinde bulunduğu dolarizasyon süreçlerinde döviz kurlarının artarak maliyet enflasyonuna sebep olduğu görülmektedir. Dolarizasyon süreçlerinde tasarruf sahipleri satınalma güçlerinin artırmak için yabancı paraları tercih etmekte, ekonomide her an döviz kurlarının yukarıya gideceği beklentisi de oluşabilmektedir. Hal böyle olunca da Merkez Bankasının işi biraz daha zorlaşmaktadır. Dolayısıyla Merkez Bankasının bağımsız karar alabilmeleri ve kredibilitesi büyük önem arz ediyor. Uyguladığı politikalar ile fiyat istikrarını sağlaması ve yerli paranın cazibesini artırmayı başarması da bu hususlara bağlı. Şu an ise Merkez Bankasının bozulan enflasyon görünümü ile işinin oldukça zor olduğu ve tasarruf sahiplerinin mevduat hesaplarındaki negatif reel faizinde etkisiyle dövize yönlendiği söylenebilir.

  
Yukarıda yer alan grafikte yıllar itibariyle Doların, TL karşısındaki değişim oranı bulunuyor. 15 yıllık süreçte Dolar TL karşısında ortalamada %7,1 oranında değer kazanmış. 2017 yılının 12 Mayıs’ına kadar ise artış oranı %1,2. Küresel krizin başladığı yıl olan 2008’de Dolar TL karşısında %30 oranında değer kazanırken, 2015 yılında %25 oranında değer kazanmıştır. 2016 yılında ise artış oranı %22’dir.

  
           Yukarıda yer alan grafikte ise tasarrufların Dolar cinsinden tevdiat hesabında değerlendirilmesi halinde yıllık değişim oranları yer almakta. Merkez Bankasının verilerine göre bu süreçte tevdiat hesaplarına bankalar Dolar için yıllık ortalama %2,45 oranında net faiz uygulamışlar. Yani vergi kesintisi gerçekleştirildikten sonra ortalama da yıllık artış bu oranda olmuş. Bu süreçte Dolardaki değişim ve tevdiat hesabından elde edilen faiz dikkate alındığında yılda ortalama %9,7’lik bir kazanç söz konusu. Bu kazanç 2008 yılında ve son yıllarda ortalamanın oldukça üzerinde.  

  
Elde edilen bu kazançlar nominal yani enflasyonun dikkate alınmadığı durumu gösteriyor. Yukarıda yer alan grafikte ise bu kazançlar enflasyon oranı ile birlikte yer alıyor. Tevdiat hesaplarındaki yıllık kazancın enflasyon oranının üzerinde olduğu yıllarda tasarruf sahiplerinin satınalma güçlerinin artmış, tersi durumda ise azalmıştır. İlgili süreçte Dolardaki değer kazancı ve tevdiat hesabının faizi dikkate alındığında yıllık ortalama %9,7’lik bir kazanç söz konusu. İlgili dönemde yıllık ortalama enflasyon oranı ise %10,4. Yani bu süreçte Dolar alıp tevdiat hesabında değerlendiren insanların satınalma güçleri artmamış, aksine azalmış. Ancak son yıllara bakacak olursak enflasyon oranının oldukça üzerinde kazançlar söz konusu. Yani son yıllarda tasarruflarını Dolar olarak tevdiat hesabında değerlendirenlerin satınalma güçlerinin arttığı görülmektedir.

Peki bu yıl ne olur? Herkesin merak ettiği ancak cevabını vermenin çok zor olduğu bir soru bu. Yine de ilgili yazım size Doların seyri konusunda size bir fikir verebilir.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Dolarizasyon Hız Kazandı

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu bankacılık sektörünün Mart 2017’e ait verilerini açıkladı. Bankacılık sektörünün temel göstergelerini bu yazı ile değerlendirmeye çalışacağım. İlk olarak karlılık ile başlayalım. Aşağıda yer alan grafikte bankacılık sektörünün aylık kar rakamları bulunmaktadır. Mart ayında 5 milyar TL, 2017’nin ilk üç ayında da bankalar 13,5 milyar TL kar açıkladılar. Bu rakam 2016 yılının ilk çeyreğine göre, %65 gibi oldukça yüksek bir artışa karşılık geliyor. Mart 2017’de elde edilen kar rakamı, Şubat 2017 ile karşılaştırıldığında da %6,4’luk bir artış söz konusu. Aynı zamanda Mart ayı kar rakamı, 2016 yılbaşından bu yana sağlanan en yüksek aylık kar rakamı. 


Mart ayında bankacılık sektörünün toplam aktifleri 2,87 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. Toplam aktifler Mart ayında bir önceki aya göre %1,6 oranında artış göstererek Ocak 2017’deki düzeyine tekrardan gelmiştir. Bankacılık sektörünün toplam aktifleri önceki yılın aynı ayına göre ise %19 oranında artış göstermiştir. Dolar bazında baktığımızda ise toplam aktif büyüklüğünün 791 milyar Dolar olduğunu görüyoruz. Dolardaki yükselişe paralel olarak 2016’nın son çeyreğinde düşüşe geçen aktif toplamı Şubat ayında 760 milyar Dolara kadar geriledikten sonra iki ay artış göstermiştir. Mart ayında önceki aya göre Dolar bazında %1,1 artan aktif toplamı, önceki yılın aynı ayına göre %7,6 oranında gerilemiş bulunmaktadır.


Aşağıda yer alan grafikte krediler ve mevduat hesapları yer almaktadır. Bankacılık sektörünün toplam kredileri Mart ayında 1,83 trilyon TL olarak rekor düzeyde gerçekleşmiştir. Kredilerdeki artışta en önemli pay, Kredi Garanti Fonu garantileri yoluyla sağlanan kredilere aittir. Krediler bir önceki aya göre %2,4 oranında artış gösterirken, bir önceki yılın aynı ayına göre %21,1 oranında artış kaydetmiştir. Mart ayında mevduat ise 1,52 trilyon TL olarak rekor düzeyde gerçekleşmiştir. Mevduat bir önceki aya göre %2,3 oranında artarken, önceki yılın aynı ayına göre %19,1 oranında artmıştır. Son dönemde kredilerdeki artış oranı mevduatın artış oranının üzerinde olduğu için, Mevduat / Kredi oranı artarak %120,6 seviyesine kadar çıkmıştır. Bu durum bankacılık sektörünün riskini artırdığı için bankalar mevduat toplama yarışına girmişler, böylece mevduat faizlerinde de ciddi artışlar görülmeye başlanmıştır.

  
Bir ülkede yerli para fonksiyonlarını tam olarak yerine getirmediğinde, insanlar tasarruf ve yatırımlarında yabancı paralara yönelebilir. Bu durumun yaşandığı süreçlere dolarizasyon adı verilir. Dolarizasyon hakkında daha detaylı bilgi için ilgili yazımı okuyabilirsiniz. Bankalarda yabancı para cinsinden açılan hesaplara da tevdiat hesabı adı verilmektedir. Dolarizasyonun en önemli göstergesi tevdiat hesaplarının toplam mevduat hesaplarına oranıdır. Aşağıda yer alan grafikte tevdiat hesaplarının toplam mevduata oranının Eylül ayında %39 ile en düşük değerinde olduğunu görüyoruz. Dolardaki değer artışına paralel olarak tevdiat hesaplarının oranı artarak Ocak 2017’de %44,5’e yaklaşmış, Şubat ayında ise bir miktar düşerek %44 düzeylerinde gerçekleşmiştir. Dolardaki rekor düzeylerin kar satışlarını beraberinde getirmiş olduğunu söyleyebiliriz. Mart 2017’de ise bu oran %44,5 ile 2016 yılbaşından bu yana en yüksek seviyesine çıkmıştır. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan dolarizasyon sürecinin hız kazandığını söyleyebiliriz.

            
            Doların TL karşısında değer kazanması ile dolarizasyon arasında sıkı bir bağ vardır. Doların değerinin arttığı dönemlerde tevdiat hesaplarına yönelimde artıyor. Türkiye’de 2011 yılında bu yana dolarizasyon yaşandığı söylenebilir. Tasarrufların neredeyse yarısının yabancı para cinsinden tutuluyor olması yerli paraya olan güvenin iyice azaldığının göstergesidir.
Son zamanlarda genişlemeci maliye politikaları ile ekonomik büyüme önceleniyor. Hatta büyümenin enflasyona tercih edildiğini de söyleyebiliriz. Gerçi yüksek enflasyon ile sağlanan büyümenin istikrarlı olmadığı düşünüldüğünde bunun iyi bir tercih olmadığı da görülebilir. Kredi Garanti Fonunun garantisi altında, işletmelere kullandırılan kredilerin birkaç ayda 160 milyar TL’ye ulaştığı belirtiliyor. Kredi / Mevduat oranını artıran, %120’e ulaştıran en önemli faktör de bu. Bu oranın Türkiye bankacılık sektörü için ideal düzeyinin %80 civarında olduğunu Yapay Zeka ile önceki bir çalışmamda tespit etmiştim. Bankalar mevduat faizlerini artırarak bu oranı bir miktar aşağıya çekme çabasında olabilirler. Ancak yüksek enflasyon ortamında mevduat getirileri hala reel de negatif olma riskini taşıyor.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Kredi Notumuz Neden Düşük?

Önceki yazımda derecelendirme kuruluşları tarafından ülkelere verilen notların nasıl okunması gerektiğini değerlendirmiştim. Bu yazımda da Standart&Poor’s’un ülkemiz hakkında yaptığı son değerlendirmeyi ele alacağım.

Türkiye’ye Kasım 2012’de Fitch, Mayıs 2013’te de Moody’s’in yatırım yapılabilir notu verdiği günleri bilmem hatırlar mısınız? Ülkemize fon girişi artıyor, Dolar 2 TL düzeylerinin altındaki yatay seyrini sürdürüyor, enflasyon %7, %6 düzeylerine kadar geriliyor ve devlet borçlanma faizleri %5’lere kadar geri çekiliyordu. İlk önce Moody’s sonra da Fitch yatırım yapılabilir notunu geri aldı. Standart & Poor’s ise bu süreçte Türkiye’ye yatırım yapılabilir notu hiç vermedi. Dolayısıyla “sıfırcı hoca” lakabını hak ediyor. Büyük fonlar bir ülkeye yatırım yapmak için söz konusu kredi derecelendirme kuruluşlarının en azından birinden veya ikisinden yatırım yapılabilir nota sahip olmayı gerekli görüyor. Yani yüksek nota sahip olan ülkeler daha fazla fon çekebiliyor.

Standart&Poor’s ne diyor?

Türkiye hakkında son değerlendirmeyi S&P yaptı. Dünya gazetesi yazarı Özcan Kadıoğlu tarafından hazırlanan ve aşağıda yer alan tablo güncel kredi notumuzu gösteriyor. S&P en son 27 Ocak’ta Türkiye’nin görünümünü negatife çevirmişti. Şimdi ise “BB” olan kredi notunu ve negatif görünümü teyit etti.  


S&P geçmişte yüksek büyüme oranlarına da dikkat çekerek, önümüzdeki yıllarda ortalama %3 düzeylerinde bir büyüme beklediklerini ifade ediyor. Türkiye’nin tarihsel verilere bakıldığında ortalama büyüme oranı %5 düzeylerinde, bu oran aynı zamanda Türkiye için potansiyel büyüme oranı olarak da kabul ediliyor. Yani önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin potansiyel büyüme oranının altında büyüyeceği öngörülüyor. Bu durum şüpheniz çok önem arz ediyor. İşsizlik oranlarının ise önümüzdeki yıllarda bir miktar geri gelse de çift haneli oranlarda kalacağı öngörülüyor.

Yumuşak karnımız cari açık

Türkiye yıllardır cari açık veren bir ülke. Maalesef bu durum kısa vadede çözülebilecek gibi de değil. Aynı zamanda çok da kontrolümüz altında görünmüyor. Örneğin ekonominin büyüdüğü enerji fiyatlarının yüksek seyrettiği yıllarda cari açık rekorlar kırabilirken, günümüzdeki gibi ekonominin görece daha az büyüdüğü enerji fiyatlarının düşük seyrettiği yıllarda da 30 milyar Doların üzerinde bir cari açık rakamına sahip oluyoruz. Maalesef bu konuyu uzun vadede çözmeye dönük de önemli bir gösterge yok önümüzde. Hal böyle olunca bu açığı sürdürebilmeniz büyük önem arz ediyor. Yani dışarıdan borçlanabilmemiz gerekiyor. S&P Türkiye’nin dış finansman risklerinin arttığını belirtiyor. Bu durum bankacılık sektörüne ve kamu borçlanmalarına da yansıdı zaten. Bankalar sendikasyon kredilerini daha yüksek faiz oranı ile yenilerken, kamuda da benzer bir durum söz konusu. S&P bu durumun ekonomik yavaşlamaya neden olabileceğini belirtiyor.

Ekonomik büyümeyi desteklemek amacıyla son aylardan uygulanan genişlemeci maliye politikalarının gelirleri önemli ölçüde azaltması bekleniyor. Türkiye’nin elinde kalan son çapa mali disiplindir. Genişlemeci politikalar yüzünden o da elimizde kaçabilir. Bu yıl bütçe açığının milli gelire oranı önemli ölçüde artacak. Ancak belki daha da önemlisi Yap İşlet Devret projeleri ve Kredi Garanti Fonu garantileri ile uzun vadede kamunun büyük bir yükün altında kalma ihtimali gündeme geliyor. Belki kamu borcu sürdürülebilir ancak bu durumlar mali disiplin üzerinde gölge oluşturuyor.

Notumuz artar mı?

Kimileri not artışı beklerken (diğer kuruluşlardan daha düşük notladığı için) S&P kredi notunun, hangi durumlarda düşebileceğini de belirtti. Bizim de son günlerde üzerinde önemle durduğumuz mali disiplin S&P’un da yakın takibinde. Bütçe açığının milli gelire oranı %3’ü geçerse notun düşürülebileceği ifade ediliyor. Diğer taraftan enflasyonun çift haneli kalması halinde de notun tehlikede olduğu belirtiliyor.

Bir diğer önemli konu; S&P erken seçim öngörmüyor. Böyle bir ihtimalin ortaya çıkıp güçlenmesi veya erken seçim sürecine girilmesi mali disiplin üzerinde baskıyı artırarak kredi notumuzun daha düşük seviyelere gelmesine neden olabilir. Çünkü Türkiye’deki geçmiş uygulamalar seçim süreçlerinde mali disiplinin bozulduğunu bize gösteriyor. 

Cari açık veren bir ülkenin dış finansmana ihtiyacı vardır. Kredi notunuz yüksekken dış finansmana daha kolay ve düşük maliyet ile ulaşırsınız, kredi notunuz düşükse de dış finansmana ulaşmanız daha zor ve daha maliyetli olur. Kredi kuruluşlarına kızmak, onlar ile polemiğe girmek yerine, kendi zayıf yanlarımızı güçlendirsek biz kazanmış olmaz mıyız?