5 Ekim 2018 Cuma

Türk Bankacılık Sektörü Dönem Net Karı

Türk Bankacılık Sektörünün Ağustos ayı kar rakamları BDDK tarafından yayınlandı. Buna göre banka karları Ocak-Ağustos döneminde önceki yılın aynı dönemine göre %14,3 oranında artış göstererek 38 milyar TL düzeyinde gerçekleşti. İlgili dönemde yerli özel bankalar 14,5 milyar TL, kamu bankaları 11,5 milyar TL ve yabancı bankalar 12,1 milyar TL kar elde ettiler. Başka bir ifade ile ilgili dönemde elde edilen karın %38,i yerli özel bankalara, %30’u kamu bankalarına %32’si de yabancı bankalara ait. Bu bilgilere aşağıda yer alan grafikte de yer verilmiştir.  

   
Bu alanda;

Banka karlarına dair bir değerlendirmeyi “Çok mu Kar Ediyorlar?” başlıklı yazımda, 

Banka karlılığına dair bir değerlendirmeyi ise “Bankacılık Cazibesini Kaybediyor mu?” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.

11 Haziran 2018 Pazartesi

Erken Seçim Öncesi Bankacılık Sektörünün Görünümü


Türkiye erken seçime giderken gündemin ana maddesinin ekonomi olduğu belirtilebilir. Son dönemde özellikle kurlardaki artış ülke olarak yüksek döviz borcunun çevrilmesinde zorluk oluşturuyor. Bankalar da açık pozisyonları nedeniyle kurlardaki artıştan olumsuz şekilde etkileniyor. 2001 krizi sonrası yeniden yapılandırılan bankacılık sektörü erken seçim öncesi nasıl bir görünüm arz ediyor? Bu sorunun cevabını bu yazıda aramaya çalışalım.

BDDK’nın Nisan 2018’e ait verilerinden karlılık ile başlayalım. 2018 yılının Ocak-Nisan döneminde bankacılık sektörünün net karı 18,8 milyar TL olarak gerçekleşti. 2017 yılının aynı dönemi ile kıyaslandığında net karda %8’lik bir artış söz konusu. Bu oran bir önceki yıl %59 idi. Yani 2017 yılında karlılıktaki artış çok daha yüksekti. 2016 yılının son çeyreğinde ekonomideki belirgin yavaşlama sonrası 2017 ile birlikte ekonomiyi canlandırmak adına bazı uygulamalar devreye alındı. Uygulanan genişlemeci maliye politikası bir taraftan bütçe açığını artırırken diğer taraftan ekonomiye canlılık katarak, sadece bankacılık sektöründe de değil, karlardaki artışa katkı sundu. Bunlardan bankacılık sektörünü en yakından ilgilendiren Kredi Garanti Fonu uygulaması oldu. KGF kapsamında 200 milyarı aşan devlet destekli krediler özel sektöre nefes olurken 2017 yılında bankacılık sektörünün karını da destekledi. Ancak 2018 ile birlikte özellikle kurlardaki artış açık pozisyonlarından dolayı bankaların karlarını baskılıyor. Gerek kurlardaki artış gerekse 2018 yılında ekonominin önceki yıla göre daha yavaş büyüyecek olması banka karlarının artış oranını baskılayacaktır. Yılsonunda karlardaki artış enflasyon oranının altında kalabilir.


Bankacılık sektörünün aktif toplamı TL bazında istikrarlı bir şekilde artış gösterirken Dolar bazında kurlardaki değişimden dolayı inişli çıkışlı bir seyir izlemektedir. Nisan 2018’de bankacılık sektörünün toplam aktifi 3,44 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. Toplam aktifler bir önceki yılın aynı ayına göre yaklaşık olarak %19 oranında artış göstermiştir. Dolar bazında baktığımızda ise toplam aktif büyüklüğünün son iki aydır azalarak 852 milyar dolara gerilediğini görüyoruz. Ancak bankacılık sektörünün aktif toplamı Dolar bazında, önceki yılın aynı ayına göre kurlardaki yükselişe rağmen %4,2 oranında artış göstermiştir.


Aşağıda yer alan grafikte de krediler ve mevduat hesapları yer almaktadır. Bankacılık sektörünün toplam kredileri Nisan 2018’de 2,24 trilyon TL olarak rekor düzeyde gerçekleşmiştir. Krediler bir önceki aya göre %2 oranında artış gösterirken, bir önceki yılın aynı ayına göre %21 oranında artış kaydetmiştir.

Nisan 2018’de mevduat tutarı 1,82 trilyon TL olarak yine krediler gibi rekor düzeyde gerçekleşmiştir. Mevduat bir önceki aya göre %2,6 oranında artarken, önceki yılın aynı ayına göre %19 oranında artış göstermiştir. Mevduatın yıllık artış hızı kredilerin gerisinde kalmıştır.


Aşağıda yer alan grafikte de kredilerin mevduata olan oranı yer almaktadır. Nisan ayı itibariyle bu oran %122,8 gibi oldukça yüksek bir seviyededir. Bu oran bankaların topladığı mevduatın yaklaşık 1,23 katı kadar kredi kullandırdıkları anlamına gelmektedir. Bu oranı yükselten şey doğal olarak kredilerin mevduattan daha hızlı artıyor olmasıdır. Ancak böylesi yüksek bir oranın uzun süre devam etmesi çok olası değildir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde kredilerin artış hızında bir yavaşlama görülebilir.


Aşağıda yer alan grafikte döviz cinsinden açılan hesapların toplam mevduat içindeki oranı yer almaktadır. Döviz cinsinden açılan hesaplara tevdiat hesabı adı verilmektedir. Tevdiat hesaplarının toplam mevduata olan oranı 2016 yılı Eylül ayında %39 ile ilgili süreçte en düşük orandadır. Tevdiat hesaplarının oranı Ocak 2017 ile birlikte artış göstererek %45 seviyesine yaklaşıyor sonrasında da o düzeylerdeki seyrini sürdürüyor. Bankalardaki mevduatın %45 gibi oldukça yüksek bir oranın döviz cinsinden tutuluyor olması dolarizasyonun en önemli göstergesidir. Bu da ekonomimiz açısından sağlıklı bir durum değildir.  Dolarizasyon hakkında daha detaylı bilgi için ilgili yazımı okuyabilirsiniz.


Bankacılık sektöründe;
Karlardaki artışın, azalarak da olsa, devam ettiğini,
Aktif toplamının TL bazında sürekli artış gösterirken Dolar bazında inişli çıkışlı bir seyir izlediğini,
Kredilerin mevduattan daha hızlı arttığını, bu durumu sürdürmenin zor olduğunu,
Döviz hesaplarının oranının oldukça yüksek olduğunu belirtebiliriz.

Bankacılık sektörü değerlendirilirken, batık kredi oranı, sermaye yeterlilik oranları, karlılık oranları gibi oranları da ele almak gerekir. Bankaların sermaye yeterlilik oranı %16,41 ile sağlam bir sermaye yapısına sahip olduğu belirtilebilir. Bu durumu 2001 krizinden ağzı yanan sektörün yoğurdu üfleyerek yediği belirtilebilir. Bankacılık sektörünün yeniden yapılandırıldığı bu süreçte bankalar yüksek kaldıraç kullanmamış, riskler düşük tutulmuştur.

Takipteki alacakların toplam krediler içindeki oranı başka bir ifade ile geri dönmeyen batık kredi oranı %2,88 düzeyindedir. Bu oran tek başına yüksek görünmemektedir. Ancak son yıllarda artan bir şekilde bankaların takipteki alacaklarını Varlık Yönetim Şirketlerine satmaları sonucu bu oranın düşük kaldığı belirtilebilir. Aynı zamanda gerek KGF gerek KGF dışı yüzdürülen krediler de bu oranı aşağıya çekmektedir. Bazı finansal kuruluşlar bu durumlar dikkate alındığında batık kredi oranının %8’in üzerinde olduğunu belirtmektedir. Bu konuda ulaşılabilir düzenli bir veri bulunmadığı için net ifade edemesek de bankacılık sektörünün bu oranı şimdilik taşıyabildiği belirtilebilir.

Banka karlarını sadece tutar olarak değerlendirmek yeterli gelmeyebilir. Karın özsermaye veya aktif toplamına oranı bize daha iyi bilgi sunar. 2017 yılı itibariyle banka karlarının özsermayeye oranı %15,88, toplam aktiflerine oranı ise %1,62 seviyesinde gerçekleşti. Bu oranlar son birkaç yılın üzerindeyken, 2003 sonrasına bakıldığında ortalama düzeyde seyretmektedir.

2017 yılı bankacılık sektörü için görece iyi bir yıl oldu. Ancak önümüzdeki dönem için önem arz eden bazı hususlar var. İlk çeyrek büyümesi yüksek gelse de 2018’de Türkiye ekonomisinin muhtemelen %3-4 gibi bir oranlarda büyüyecek olması, ekonomide yavaşlamanın ve etkisiyle de batık kredi oranları artabilir. Kurlardaki artış yüksek döviz borcundan dolayı banka karlarını baskılamaya başlamıştır, bu durum devam edecek gibi görünmektedir. Faizlerin dünyadaki artış eğilimine düşen kredi notlarımızı ve artan risk primimizi eklediğimizde, bankaların uluslararası piyasalardan borçlanma koşullarının daha da zorlaştığı bir dönemin bizi beklediği belirtilebilir. Tüm bunları dikkate aldığımızda bankacılık sektörü için önümüzde daha zorlu bir dönem görünmektedir.

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Türkiye’nin Kredi Notu


Uluslararası derecelendirme kuruluşu Standart & Poor’s Türkiye’nin yabancı para cinsinden kredi notunu “BB”den “BB-”’ye düşürdüğünü, görünümün ise durağan olduğunu duyurdu. Böylece S&P’den aldığımız not yatırım yapılabilir seviyenin 3 kademe altına düşmüş oldu. Diğer önemli derecelendirme kuruluşları Moody’s ve Fitch’den aldığımız not yatırım yapılabilir seviyenin sırasıyla 2 ve 1 kademe altında. Yani en düşük notu S&P’den almış bulunmaktayız. S&P derecelendirme kuruluşları arasında “sıfırcı hoca” olarak görülebilir. Zira genelde diğer derecelendirme kuruluşlarına göre daha düşük notlar vermekte. Bu geçmişte de böyleydi. Moody’s ve Fitch’den 2013’de yatırım yapılabilir seviyesinde notlar almamıza rağmen S&P’den alamamıştık.

Kredi derecelendirme notu, ülkelerin kredibilitesini, başka bir ifade ile borçlarını ödenebilme kapasitesinin ölçmektedir. Böylece yatırımcılara bir fikir vermekte, getiri oranlarını aldıkları riskle kıyaslama imkanı sunmaktadır. Bu konuda daha detaylı bilgi için "Kredi Notu Nasıl Okunmalı" başlıklı yazı okunabilir.

Toplumumuzda kredi derecelendirme kuruluşlarının notlarına hep mesafeli yaklaşılmıştır. Notumuz düşürüldüğünde, kimisi dış güçlerin ülkemizi zor durumda bırakmaya çalıştığını, kimisi de bozulan ekonomik görünümün bir sonucu olduğunu düşünmektedir. Veya her ikisinin birden düşünüldüğü de görülmektedir. Derecelendirme kuruluşları mükemmel değildir. Bunu yukarıda linkini verdiğim yazımda değerlendirmiştim. Ancak bu notlar büyük önem arz ediyor. Matematiği de oldukça basit. Düşük nota sahipseniz daha yüksek faiz ile borçlanabiliyorsunuz.

Twitter’da bu konuda bir anket uyguladım. S&P’nın not indirim kararını nasıl okuyorsunuz diye sordum. Sıklar;
       -          Seçim öncesi dış güçler
             -          Seçim ekonomisinin faturası
             -          Her ikisi de
idi.
İlk 12 saatte yaklaşık 800 katılımcının %55’i; Seçim ekonomisinin faturası, %30’u; Her ikisi de, %15’i de; Seçim öncesi dış güçler yanıtını verdi.

İkinci seçenek katılımcıların kafasını biraz karıştırdı. Belki onun yerine “Bozulan ekonomik görünüm” ifadesini kullansam daha iyi olabilirdi. Ancak yaklaşık bir buçuk yıldır genişlemeci maliye politikası ile aslında bir seçim ekonomisi uygulandığı söylenebilir. Hatta başta Mahfi Eğilmez Beyefendi olmak üzere (Erken Seçime Doğru) birçok kişi uygulanan ekonomi politikasının erken seçime işaret ettiğini belirtiyordu. Nitekim tahminler de doğru çıktı. S&P’nin kararının da seçim müjdelerinin hemen ardından gelmesi ve seçim ekonomisinin mali disiplindeki bozulmaya işaret etmesi de seçenek tercihimde etkili oldu.

Kredi notunun nasıl okunması gerektiğine dair bir değerlendirme yapacak olursak; birinci dolayısıyla da üçüncü seçeneğe dair elimizde bir veri ya da bilgi olmadığı için düşünce belirtmenin zor olduğu söylenebilir. Ancak ekonomik göstergeleri değerlendirebiliriz. S&P TL’deki değer kaybına, yüksek enflasyona, kötüleşen cari açık ve bütçe açığına, ekonominin aşırı ısınmasına değiniyor ve makro ekonomik dengesizliklerinin arttığını belirtiyor. Evet, söylenenler doğru ancak bunlar olumsuzluklardan dolayı notumuzun düşürülmesi, yatırım yapılabilir seviyenin 3 kademe kadar altına indirilmesi doğru mu? Bu sorunun cevabını da Rusya, Brezilya, Güney Afrika gibi Türkiye ile birlikte değerlendirilen ekonomilerden "BB-" notuna sahip Brezilya ile bir kıyaslama yaparak arayabiliriz. Dominik Cumhuriyeti, Gürcistan, Honduras, Kosta Rika gibi ülkeler de aynı nota sahip ancak benzer özelliklere sahip olanlar arasında karşılaştırma yapmak gerekiyor.

Aşağıda yer alan tabloda bu karşılaştırma yapılıyor. Türkiye’nin yumuşak karnı ifadesi genellikle cari açık için kullanılır. Nitekim %5,5’lik oran oldukça yüksek ve Brezilya’nın oranının da oldukça üzerinde. 2017 yılında hızla artan cari açık, yüksek olmasının yanı sıra finansman kalitesinin bozulması ile de sorun oluşturuyor. Cari açığın finansmanında doğrudan yatırımlardan (soğuk para) ziyade sıcak para kullanılıyor. Bu da bir taraftan ülke riskini artırırken diğer taraftan kurlar üzerinde baskı oluşturuyor.

Mali disiplin, bütçe açığı ve kamu borcunun GSYH’ye oranına bakarak değerlendiriliyor. Bu konuda Brezilya’dan oldukça iyiyiz. Ancak seçim ekonomisi, bu konudaki avantajımızı ortadan kaldırmaya aday. Zira %1,1’den 2017'de %1,5’e gelen bütçe açığı 2018’de %2’yi muhtemelen aşacak maalesef sonraki yıllarda da bu oranı düşürmek kolay olmayacak muhtemelen de artmaya devam edecek. Avrupa Birliği kriteri %3, dolayısıyla daha yer var diye düşünülebilir. Ancak ben öyle bakmıyorum. Türkiye ekonomisi üzerine olumlu değerlendirmeler yapılacak başka bir makro ekonomik değişken bulmak pek mümkün değil. Bu yüzden mali disiplin ekonomideki son kalemiz olarak değerlendirilebilir. Buda ortadan kalkar ise şuan ki sıkıntılı durumumuzu arar hale gelebiliriz.


Türkiye
Brezilya
Cari Açık / GSYH (2017)
5,5
0,48
Bütçe Açığı / GSYH (2017)
1,5
7,8
Kamu Borcu / GSYH (2017)
28,3
74,04
Enflasyon
10,23
2,68
Büyüme
7,4
2,1
İşsizlik
10,8
13,1
Yerli paranın ABD dolarına karşı değer kaybı
9,9
8,3
CDS
203
177

Türkiye’nin enflasyon oranı, Brezilya’nınkinin oldukça üzerinde. Son bir buçuk yıldır genişlemeci maliye politikası uygulanırken para politikası yeterince sıkı olmadı. Sıkı para politikasıyla başta faiz düzeylerini yüksek tutup talebi baskılayarak enflasyon kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Son dönemde genişlemeci maliye politikasına yeterince sıkı olmayan para politikası eklenince adeta bir talep patlaması yaşandı. Ekonomi potansiyelinin üzerinde büyüdü ancak enflasyon da çift haneye oturmuş oldu. Yüksek büyüme beraberinde yüksek enflasyon ve yüksek cari açığı getirdiği için ekonomide aşırı ısınma gündeme geldi ve bu durum makbul görülmüyor. Yani siz ekonomiyi büyüteceğiz dediğinizde elinizdeki tüm araçları bu yönde kullanıp bunu başarabiliyorsunuz. Ancak beraberinde bütçe açığı, enflasyon, cari açık, kur problemleri geliyorsa bunun pek kıymeti kalmıyor. Ekonomi büyürken işsizlik oranımızda da büyük düşüşler görülmedi ancak bu konuda Brezilya’dan da iyi bir noktadayız.

S&P, TL’nin Dolar karşısındaki değer kaybına da değiniyor. Son yıllarda TL önemli ölçüde negatif ayrıştı. Hatta açık ara negatif ayrıştı. Bu ayrışma 2018 yılında da devam ediyor. Yılbaşından bu yana TL Dolar karşısında yaklaşık %10 oranında değer kaybederken Brezilya Reali %8,3 oranında değer kaybetti. TL’deki hızlı değer kaybı özelikle yüksek döviz borcuna sahip özel sektörü zora sokuyor. Son olarak CDS (Kredi Temerrüt Takası) primlerine baktığımızda da, Türkiye’nin risk priminin daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu durum Türkiye’nin borcunu ödeyememe ihtimalinin, Brezilya’nın borcunu ödeyememe ihtimalinden daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Aynı nota sahip Türkiye ve Brezilya ekonomisini objektif bir şekilde değerlendirmeye çalıştım. Türkiye’nin not indirimini hak edip hak etmediğine dair bir görüş belirtmiyorum. Buna siz karar verin de demiyorum. Sadece şunu sormak istiyorum. Not indirimine dış güçleri oyunudur diyerek saatlerce konuşup bu yönde kafa yormak yerine, ekonomik problemlerimize odaklansak, alternatif çözüm önerilerini bir türlü sıra gelmeyen yapısal reformları tartışsak, not indirimini dış güçlerin oyunu olarak düşünüyor olsanız bile, daha mantıklı olmaz mı?

1 Nisan 2018 Pazar

Faizler Nasıl Düşer?

Yüksek faiz ekonomiler için önemli bir problem. Faizler nasıl düşer sorusunun cevabını aramadan önce faizlerin neden yüksek olduğunu anlamaya çalışalım. Zira neden doğru anlaşılamazsa, sorunu çözmek o kadar zorlaşır. İster mal ister hizmet olsun, ticari bir faaliyette kar elde edebilmenin koşulu mal ya da hizmetin maliyetinin üzerinde bir fiyat politikası izlemektir. Bankaların temel faaliyeti mevduat toplayıp kredi kullandırmaktır. Mevduat bankaların en önemli fon kaynağıdır ve BDDK’nın 27 Mart 2018 tarihli bültenine göre bankaların toplam kaynaklarının %58’sini mevduat oluşturmaktadır. Vadeli mevduatın %67’si 1-3 ay arası vadeli, %18’i 1 aya kadar vadeli, geriye kalan %15 de 3 aydan daha uzun vadeye sahiptir. Öyleyse 1-3 ay vadeli mevduat hesaplarının faiz oranlarına bir göz atalım.

Merkez Bankası’ndan elde ettiğim veriler aşağıdaki grafikte yer alıyor. Mevduatın faiz oranının Ocak 2017’deki %10’lu seviyelerinden itibaren, önemli ölçüde artış gösterdiği görülmektedir. Son veri olan 23 Mart 2018’de bankaların 1-3 ay arası vade ile açtığı mevduat hesaplarının ağırlıklı ortalama faiz oranı %13,54’dür. Bu oran 1 aya kadar vadede %11,73, 6 aya kadar vadede %14,57, 1 yıla kadar vadede %13,53, 1 yıl ve daha üzeri vadede %11,88 ve toplam olarak bakıldığında da %12,67’dir. Şayet vadeli mevduat hesabınız varsa bu oranlara bakarak ortalamanın üzerinde veya altında faiz alıp almadığınızı da görebilirsiniz. O zaman sorumuzu soralım. Mevduatın faiz oranları neden arttı? Tasarruf sahipleri (mudiler) %5 faiz oranı ile mevduat hesabı açtırmak isterlerken, banka yok olmaz size %14 ile vadeli hesap açalım dememişlerdir. Tasarrufunu mevduatta değerlendirmek isteyen mudiler rekabetçi piyasada kendilerine en yüksek faiz sunan seçeneği tercih ediyorlardır. Peki neden bankalar %13,5 gibi bir faiz teklif ediyor ve mudiler ancak bu orana razı geliyorlar? Bu arada oranın brüt olduğunu, vergi düşüldükten sonra %11,5 oranında net faiz elde edildiğini belirtelim. Mudiler muhtemelen satın alma güçlerini artırabilmek için enflasyon oranını takip ediyorlar. Hali hazırda %10,26 düzeyinde olan enflasyon önümüzdeki 3 ayda böyle kalırsa ortalamada mudiler %1 gibi bir reel faiz elde edecekler. Şayet enflasyon %11,5 seviyelerine çıkarsa o zaman mudilerin satın alma güçleri artmayacak. Tersi olur enflasyon oranı düşerse de reel faiz %1’in üzerine çıkacak. Son dönemde yükselen enflasyondan dolayı aslında mudilerin satın alma güçlerinin pek artmadığını söyleyebiliriz. Yani elde edilen net faiz ilgili dönemin enflasyonu kadar gerçekleşti. Hal böyle olunca mudiler tasarruftan ziyade harcamaya yöneldiler, bu da ekonomik büyümeye kattı sunarken bir yandan da enflasyon artışını beraberinde getirdi. Aynı zamanda kalan tasarruflarını da TL yerine döviz ile değerlendirmeye başladılar.          

      
Bankalarda açılan mevduat hesaplarının yaklaşık %45’ini döviz hesapları oluşturuyor. Dolayısıyla bankaların döviz tevdiat hesaplarına (DTH) verdiği faiz oranlarına da bakmak gerekir. Aşağıda yer alan grafikte de bu 1-3 ay arası vadeli DTH faiz oranları yer alıyor. DTH faiz oranlarının da benzer şekilde hızla arttığı görülmekte. 23 Mart 2018 ile biten haftada bankaların 1-3 ay arası vade ile açtığı DTH ağırlıklı ortalama faiz oranı %3,33’dür. Bu oran 1 aya kadar vadede %2,51, 6 aya kadar vadede %3,01, 1 yıla kadar vadede %2,95, 1 yıl ve daha üzeri vadede %3,73 ve toplam olarak bakıldığında da %2,95’dir. Bu oranların bize yine brüt faiz oranlarını, yani vergi kesintisinden önceki faiz oranlarını gösterdiğini belirtelim. DTH açtıran mudiler şüphesiz elde ettikleri faizin yanı sıra kurların artış göstereceğini başka bir ifade ile TL’nin değer kaybedeceğini varsayıyorlar. Son yıllara baktığımızda Doların TL karşısındaki artışının yıllık ortalamada çift hanelerde seyrettiği görülüyor. Veri setinden detaylara bakabilirsiniz. Mudilerin DTH yönelmesi kurların biraz daha yukarılara gitmesini beraberinde getirdi. Kurlar da tekrardan enflasyonu tetikledi. DTH mi? TL mevduat mı? Hangisini tercih edelim diyorsanız, karşılaştırma için Dolara Yüksek Faiz! Öyle mi? başlıklı yazıya bakabilirsiniz.


Enflasyon çok yüksek olduğu için mudilerin döviz hesaplarına yönelerek kurdaki olası artışlar ile satın alma gücünü korumaya çalıştığını, yani ülkemizde dolarizasyonun hız kazandığını risk algımızdaki artış da buna eklenince, kurların alıp başını gittiğini, bu durumun da dönüp dolaşıp tekrardan enflasyonu artırdığını görüyoruz. Dolayısıyla mudilerin TL hesapları tercih edeceği, bunun için de TL hesapların yeterli reel faiz sunduğu, diğer taraftan harcamalarının kısılarak tasarrufların arttırıldığı bir ortama ihtiyaç var. Bunun için de enflasyonun düşmesi gerekiyor. 

Bankalar TL mevduat ve DTH bu oranda faizleri öderken, yurtdışı kaynaklardan da dolar bazında %6 civarındaki faiz oranlarıyla borçlanmalar gerçekleştirmektedir. Hal böyle olunca bu oranların üzerinde bir kredi faizi belirlemektedirler. Bu konuda bankaların orantılı davranıp davranmadığını değerlendirmek isterseniz Kredi Mevduat ve Faiz Oranları başlıklı yazıya bakabilirsiniz.

Enflasyonu kim düşürecek?
Merkez Bankası. Bu konuda görev ve sorumluluk Merkez Bankası’na ait. Özetlemek gerekirse, Merkez Bankası’nın faizleri artırarak, böylece kurları frenleyerek, enflasyonu düşürmeye çalıştığı ancak ortaya konan çabanın yeterli gelmediğini gördük son bir yılda. Aslında enflasyonu düşürebilmek için faizleri yükseltmemiz gerektiği, yüksek faizin bir taraftan harcamaları baskılayıp tasarrufları artırırken ülkeye döviz girişlerini de artıracağı ve böylece enflasyonun gevşemesi ile faizlerin düşeceği konusunda hem fikir olsak yol alabiliriz. Yani uzun vadede faizleri düşürebilmek için kısa vadede yüksek faiz gerektiği konusunda. Ancak faizleri düşürebilmek için bir süre yüksek faize, acı reçeteye, dayanabilmemiz gerekiyor. Aslında belki de hem fikiriz ancak Merkez Bankası o süreyi bir türlü bulamıyor da diyebiliriz. Yurtdışı finansman koşullarının zorlaştığı (bol para döneminin sonuna gelinmesi ve yurtdışı kaynakların faiz oranlarının artması) bir dönemde, yerli yatırımcı da döviz talebini artırırken buna büyümenin sürdürülmesi için harcamaların teşvik edildiği bir ortam eklenince, enflasyonda da hedeflere ulaşmanın zor olduğu söylenebilir. Sadece tek haneli bir enflasyon oranına ulaşılabilir ki, piyasadaki iyimser beklentiler de bu minvalde. Tek haneli de olsa yüksek enflasyon, bizim yüksek faiz problemimizi çözmenin önünde engel olarak durmaya devam edeceğe benziyor. Diğer taraftan yapısal reformlar ile dış finansmanı ülkemize sıcak para şeklinde değil de soğuk para yani doğrudan yatırımlar şeklinde çekmemiz gerekiyor. Ancak son zamanlarda dış finansmanda sıcak paranın oranı artarken soğuk paranın oranı azalıyor. Bu konuyu ise yüksek faizle değil yapısal reformlar ile çözebiliriz. 
  
Enflasyonu düşürmeden faizleri düşüremez miyiz?
Enflasyonun çift hanede ve ileride de yüksek kalacağı beklenen bir ortamda, örneğin %5 faiz oranı ile mevduat hesabı açtıracak birilerini bulabilir miyiz? Sanırım hayır. Dolayısıyla bu yolla çözemeyiz. Mevduat ve kredilerdeki vergi yükünü azaltırsak olabilir mi? Bu mümkün. Ancak bu durumda da açığı son yılda önemli ölçüde artan bütçeye bir yük gelecek demektir. Kamu bankaları eli ile düşük faiz ile kredi kullandırma uygulamasına gidilebilir mi? Bu da mümkün. 2017 yılında bankacılık sektörünün 49 milyar TL’lik karının %37’si kamu bankalarına ait. Ancak bu durum da 90’lı yılların görev zararlarını hatırlatması açısından dikkat edilmesi gereken bir konudur. Bu tür uygulamalar ile belirli bir kesime belirli süre ile faizleri düşürebiliriz. Enflasyonu düşürmeden faizleri kalıcı olarak düşürmek mümkün olmaz.

Adam Smith’in görünmez eli piyasaları dengeye getirse bu çabalara hiç gerek kalmasa diyoruz ancak devletin müdahalesi bazen gerekiyor, ancak istenen sonuçlar her zaman alınamıyor. Bir iki örnek verelim. 2006 yılında bazı ürünlerde KDV indirimine gidildiğinde fiyatlarda beklenen indirim pek olmamış bazı firmalar “zaten zam yapmayı düşünüyorduk zam yapmayıveririz” deyip fiyat indirimine pek sıcak bakmamıştı. 2017 yılında çeşitli sektörlere verilen desteklerde de benzer durumlar yaşandı. Vergi indirimlerinin fiyatlara pek yansımadığı, sadece indirim dönemi bittikten sonra firmaların “vergi indirimi biz karşılıyoruz” diyerek bir süre daha satışlarını artırmaya çalıştıklarına dair birçok haber yapıldı. Yani vergi indirimleri ile harcamalar artırılabiliyor ancak enflasyonu düşürmek pek mümkün olmuyor. Enflasyon düşmeyince faizler düşmüyor, yüksek faizler de dönüp dolaşıp enflasyonu artırıyor. Birbirini besleyen ve kesinlikle kırmamız gereken bir döngü ortaya çıkıyor. 

Bu konu üzerine çok şeyden bahsedilebilir. Kısaca bir konuya daha değinelim. Yüksek faiz reel sektör yatırımlarının önünde büyük bir engel. Yüksek faiz ile özel sektörün karlı yatırımlara girişmesi zor. Ancak reel sektörü yatırımdan vazgeçiren veya erteleten başka faktörler neler? Faizin dışında ne tür konular var. Buraya da eğilmemiz sorunları bizzat reel sektörden dinlememiz gerekiyor. 

Dünyada faizlerin arttığı ve dış finansman koşullarının zorlaştığı, ülkemizin ise özellikle reel sektörün döviz borcunun geldiği nokta dikkate alınarak, reel sektör ve finans sektörünün görüşlerine başvurup yapısal reformlara eğilerek, ülkemizin bu sıkıntılı süreci de atlatabileceğini umuyorum.