12 Şubat 2018 Pazartesi

Kredi Mevduat ve Faiz Oranları

2017 yılında bankaların faiz gelirleri, mevduata ödedikleri faiz giderlerinin 2,14 katı olarak gerçekleşti. Bankalar 200,2 milyar TL faiz geliri elde ederken, bankaların mevduata ödedikleri faizler 93,6 milyar TL oldu. Aşağıda yer alan grafikte de bankaların faiz gelirlerinin faiz giderlerine oranı yer almakta. 2002 yılında kredilerden elde edilen faizler mevduata ödenen faizlerin %39’u kadar. 2004 – 2006 arasında bu oran %100 civarında. Yani faiz gelirleri faiz giderlerine eşit. Sonrasında artış devam ediyor ve 2017 sonunda bu oran %214’e ulaşıyor.


Bu bilgiler size bankaların her geçen yıl müşterilerine daha yüksek faiz uyguladıkları çağrışımı yapmış olabilir. Ancak durum böyle değildir. Bu oranın önemli ölçüde artmış olmasının nedeni, ilgili süreçte kredilerin mevduattan çok daha hızlı artmış olmasıdır. Aşağıdaki grafik, kredi ve mevduatın gelişimini gösteriyor. 2002 yılında krediler 49 milyar TL iken mevduat kredilerin yaklaşık 3 katı, 138 milyar TL. Zamanla krediler çok daha hızlı artış gösteriyor ve mevduatın üzerine çıkıyor. 2017 yılı sonu itibariyle krediler 2,1 trilyon TL’ye mevduat ise 1,71 trilyon TL’ye ulaşmış bulunmakta.

  
Aşağıda yer alan grafikte de Kredi / Mevduat oranı yer alıyor. Bu oranın ilk değeri %36 iken 2017 sonu itibariyle bu oran %122,6 seviyesinde. Bu veriler BDDK’dan elde edilmiştir. Sonuç olarak kredilerden elde edilen faiz gelirinin mevduata ödenen faiz giderine olan oranının artış sebebi, kredilerin mevduattan çok daha hızlı artmış olmasıdır.


Peki, bankaların faiz oranlarında ölçülü davranıp davranmadıklarını nasıl anlayabiliriz? Bu sorunun cevabı önemli. Nitekim medyada da sık sık gündeme gelen bir konu ve bankaların kredi faizlerini gereğinden çok daha yüksek tuttukları şeklinde bir genel kabulün olduğu belirtilebilir. Peki, bu doğru mu? Bunun için bankaların kredi faizleri ve mevduat faizleri arasındaki farka göz atmakta fayda var. Aşağıda yer alan grafikte TL üzerinden açılan ticari kredi faiz oranından, TL üzerinden açılan toplam mevduatın faiz oranı arasındaki fark bulunmakta. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan elde ettiğim bu veri 2002 yılına kadar uzanıyor. 


Bankalar kar edebilmeleri için kredi faiz oranları mevduat faizlerinin üzerinde olması gerekir. Yine bankaların maliyeti mevduata ödedikleri faizleri ile sınırlı da değildir. Grafikte 2002’in son 2003’ün ilk yarısında kredi faizlerinin mevduat faizinden daha düşük olduğu görülüyor. Ancak ilgili tarihlerde kredilerin hacim olarak çok düşük olduğunu da belirtmek gerekir. Yani bu olumsuzluğun bankalara etkisi sınırlı olmuştur. Yine 2007-2008 ve 2010 yıllarında kredi ve mevduat faizleri hemen hemen aynı seyretmiştir. 2012’den bu yana da ticari kredi ve mevduat faizleri arasındaki fark 4,5 (450 baz puan) düzeyinde seyretmiştir. Örneğin bankalar %12,5 ile mevduat toplamakta, %17 ile ticari kredi kullandırmaktadır. Bu yüzdeler son haftaların ortalama oranlarını da yansıtmaktadır.
Aşağıda yer alan grafikte ise tüketici (İhtiyaç, Taşıt, Konut, KMH) kredisi faiz oranlarından mevduat faiz oranlarının çıkarılması ile oluşturulmuştur. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bu veriyi 2012 yılından bu yana sunmaktadır. Bu fark 2013 yılının ikinci yarısına kadar oldukça yüksektir. Sonrasında ortalama 800 baz puan civarında seyretmektedir. Örneğin bankalar %12,5 ile topladığı mevduatı tüketicilere kredi olarak %20,5 üzerinden kullandırmaktadır. Aynı zamanda bu oranlar son haftaların ortalama oranlarını da yansıtmaktadır.

   
Bankalar mevduat faiz oranının üzerine 450 baz puan koyup ticari kredi kullandırıyorken, tüketici kredilerinde bunu 800 baz puana çıkarmış olması muhtemelen dikkatinizi çekmiştir. O zaman aşağıdaki grafiğe de bir göz atalım. Bu grafikte de tüketici kredileri ve mevduat faiz oranları arasındaki fark var ancak Kredili Mevduat Hesabı, KMH dâhil değil. Sadece konut, taşıt ve ihtiyaç kredisi yer almakta. Bu şekilde bakıldığında aradaki farkın ortalamada 800 baz puandan 500 baz puana düştüğü görülüyor. Yani KMH faiz oranı diğer tüketici kredisi faiz oranlarından oldukça yüksek. KMH vadesiz mevduat hesabınızın negatif bakiyeye inmesine imkân sağlayan bir ürün. Yani siz hesabınızda olmayan bir parayı çekerek hızlı bir kredi kullanmış oluyorsunuz ve size sunulan bu hizmetin bedeli diğerlerinden oldukça yüksek. Burada finansal okuryazarlık düzeyimiz önem arz ediyor. Örneğin belirli bir süre yaşadığımız bir yerde bir markete girdiğimizde fiyatları az çok kestirebiliriz ve hiçbir ürüne 2 katı bir fiyat vermek istemeyiz. Ancak KMH ile bu hatayı birçok insan yapıyor. Tüketici kredisi kullanarak katlanacağı maliyenin yaklaşık iki katı bir maliyete katlanıyor. Örnek birebir aynı olmasa da durum çok farklı değildir. Acil durumlar için bir miktar parayı kenarda bulundurmanız gerekir. Diyelim buna imkân yoktu ve mecbur kaldınız. O zaman en kısa sürede bunu kapatmak kendinize yapacağının en iyi iş olacaktır. Yok, hayır bunu bir alışkanlık haline getirmiş ve her ay maaş yattığında kesinti yapılıyor sonra siz tekrardan bu krediyi kullanıyorsanız ve bu uzun süre devam ediyorsa bunun kendinize yapabileceğiniz en büyük ekonomik kötülük olduğunu bilmenizde fayda var. Amiyane tabirle bankaya çalışıyorsunuz da diyebiliriz. Maalesef kredi kartında da benzer durumlar yaşanıyor. Böyle bir duruma düşmüş iseniz makul bir ödeme planı ile diğer kredi ürünlerine geçiş yapmaya çalışmalısınız.      


Bankaların ticari kredi faizleri, mevduat faizinden 450 baz puan yüksekken, tüketici kredilerinde 500 baz puan üzerinde. Peki, bu farklar makul mü? Bunu da kısaca cevaplamaya çalışalım. Bunun için bankaların özsermaye karlılıklarına bakmakta fayda var. Yani elde edilen karın yatırılan sermayeye oranına. 2017 yılında bu oran %16 olarak gerçekleşti. Son iki yıldır artış gösteriyor ancak geçmiş dönem ortalamasının bir miktar altında.

   
Bu yazıda bankaların kredi ve mevduat faizlerinde ölçülü davranıp davranmadığını değerlendirmeye çalıştık. 2012 yılından bu yana belirli bir seviyede yatay seyrettiğini görmüş olduk. Bankaların en önemli kaynağı mevduat olsa da mevduat dışı borçlanma da yaptıkları ve bu maliyetlerin son zamanlarda arttığı da dikkate alınmalı. Diğer taraftan bu konuda oransal farklar kullanarak da bir analiz yapılabilir. Örneğin %2 mevduat faizine %5 ekleyip %7 ile kredi kullandırmak ile %20 mevduat faizine %5 ekleyip %25 ile kredi kullandırmak aynı şey değildir. Ancak burada böylesi bir dalgalanma olmadığını kredi ve mevduat faizlerinin belirli aralıklarda gidip geldiğini de belirtmek gerekir.

9 Şubat 2018 Cuma

Dolaylı Yatırım (Sıcak Para)

Yatırım gelir sağlamak amacıyla fonların çeşitli alanlara tahsis edilmesidir. Yabancılar tarafından bir ülkeye yapılan yatırımlar doğrudan ve dolaylı yatırımlar olmak üzere temelde ikiye ayrılmaktadır. Dolaylı yatırımlar, portföy yatırımları veya sıcak para olarak da adlandırılmaktadır.

Yabancı sermayenin hisse senetleri ve tahviller başta olmak üzere finansal araçlara yaptıkları yatırımlara dolaylı yatırım adı verilmektedir. Yabancı yatırımcılar hisse senetlerinin beklenen getirilerini veya tahvil faizlerini görece yüksek bularak Türkiye’ye gelmektedir. Yabancı yatırımcılar önce döviz bozdurmakta sonra Türk Lirası ile hisse senedi veya tahvil satın almaktadırlar. Belirli bir süre sonunda çıkmak istediklerinde ise ellerindeki finansal araçları satarak tekrardan döviz almaktadırlar. Bu işlemde kur farklılıkları yabancı yatırımcıların getirilerini etkilemektedir. Yabancı yatırımcı önce döviz bozup TL’ye geçmekte daha sonra TL verip döviz almaktadır. Dolayısıyla ilgili süreçte TL değer kaybederse yabancı yatırımcının gelirini olumsuz, değer kazanırsa da olumlu etkilemektedir. Örneğin dönem başında $/TL 3,90 iken dönem sonunda 3,60 oluyorsa yabancı yatırımcı finansal araçlardan elde ettiği faiz, kar payı veya sermaye kazancı şeklinde elde ettiği getiriye ilave olarak, kur farkından da bir gelir elde etmektedir. Bu sebeple TL’nin hızlı değer kayıplarından sonra kurdaki artışla birlikte faiz oranları da yükseliyorsa bu anlatılan getiriyi elde edebilmek için sıcak paranın tekrardan ülkeye giriş yaptığından bahsedilebilir.

Türkiye’de Sıcak Para
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan sağlanan aşağıda yer alan grafikte yıllar itibariyle Türkiye’ye giriş yapan sıcak para tutarları yer almaktadır. Sıcak paranın hisse senetlerinden ziyade tahvile (Devlet İç Borçlanma Senedi, DİBS) yöneldikleri görülmektedir. Yüksek enflasyon oranımızdan dolayı yüksek faiz taşıyan tahviller, yabancı yatırımcılar için kendi ülkelerinde enflasyon oranı çok düşük olduğundan cazip gelmektedir. Örneğin yabancılar 2017 yılında itibariyle 7,3 milyar dolarlık tahvil satın almışlardır. Faiz oranları %11 ila %14 civarında seyreden bir yıl olmuştur 2017. Bu oranlar birçok ülkenin faiz oranlarının oldukça üzerindedir. Diğer taraftan 2017 yılında hisse senedi piyasasına giriş ise 3,2 milyar dolar düzeyindedir. Borsa İstanbul 100 endeksi de 2017 yılında %52,1 oranında getiri sunmuştur. Bu da oldukça yüksek bir orandır.       


Bir ülkeye sıcak paranın giriş çıkışı, borsa endeksi, kur ve faiz oranlarında aşırı dalgalanmaları beraberinde getirebilmektedir. Dolayısıyla sıcak paraya vergi konulması dönem dönem tartışılmaktadır. Cari açık veren bir ülke doğrudan yatırımlar (soğuk para) ile yeteri kadar sermaye çekemiyorsa sıcak para için yüksek faiz ödemek zorunda kalabilmektedir. Türkiye dönem dönem bu durumun örneklerini bize sunmaktadır.

6 Şubat 2018 Salı

Borsalar Çökerken

Dün ABD borsaları için önemli bir gündü. Dow Jones endeksi günü %4,6 kayıpla tamamladı. Gün içinde kayıplar %6’yı aştı. Böylesi hareketler borsalarda çok nadir görülür. Hele büyük borsalarda günlük değişimlerin genelde binde ile ifade edildiği %1’lik değişimlerin bile yüksek kabul edildiği dikkate alınırsa, dalganın boyu daha iyi anlaşılacaktır. Düşüşler ABD Borsaları ile sınırlı değil Asya ve Avrupa Borsalarında da önemli düşüşler söz konusu. Bu durumun nedenleri ve sonrasında neler olabileceğini ve Borsa İstanbul’a olası etkilerini değerlendirmeye çalışalım.

Son zamanlarda borsalarda bir ralli yaşanırken hemen her gün bir düzeltmenin geleceği bir balon olmasa bile fiyatların çok yükseldiği konuşuluyordu. Ancak düzeltme bir türlü başlamıyor, risk iştahı azalmıyordu. Borsalarda yükselişler devam ettikçe düzeltmenin boyutuna dair beklentilerde artıyordu. Medyada da sıklıkla belirtildiği üzere, ABD 10 yıllık tahvil faizleri önemli bir gösterge. Düzeltmeyi neyin tetikleyeceği tam olarak kestirilemese de, tahvil faizlerindeki artışın yatırımcıları borsadan tahvile yönlendireceği bekleniyordu. Nitekim dün öyle de oldu. Hisseden çıkan para tahvile yöneldi ve tahvil faizleri düştü. Gerçi Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Robert J. Shiller piyasada oluşan balonların sönmesi için bir nedene gerek olmadığını da belirtmişti.   


Borsalarda söz konusu düşüşler olmadan önce ABD 10 yıllık tahvil faizi %2,88’e kadar ulaştı. Faizdeki yükselişin ABD Borsalarında yönü değiştirebileceği belirtildiğinde, bazen karşı çıkışlar oluyor faizin neredeyse son bir yıldır zaten artıyor olduğu şeklinde yorumlar ile risk iştahı kabartılıyordu. Böylece borsalardaki artışlar da beraberinde geliyordu. Ancak faizin Ocak 2014’ten bu yana %2,88 ile en yüksek seviyeye ulaşması ve iyi gelen ekonomik verilerin (!) borsalarda satışları tetiklediği belirtilebilir. Ben bu tepkinin Fed Başkanının değiştiği güne denk gelmiş olmasını da tesadüf olarak görmüyorum. Fed Başkanı olarak Yellen oldukça başarılı bir politika izledi ve faiz artışları konusundaki açıklamalarında da oldukça dikkatliydi. Yani faiz artırım kararlarının yanı sıra Fed’in iletişim politikası da oldukça başarılıydı. Yeni başkan ile benzer bir politika izlenmesi bekleniyor olsa da piyasalar bu durumu görmek isteyecektir.

Peki, iyi gelen ekonomik veriler borsayı nasıl olumsuz etkiliyor? Tersi olmasın. Açıklamaya çalışalım. ABD ekonomisi küresel kriz sonrası oldukça iyi bir noktaya gelmiş bulunmakta. Ekonomik büyüme ve işsizlik konularında önemli yol aldıkları gibi enflasyon oranını yükseltmeyi de başardılar. Bizim enflasyonu düşürmeye çalışıyor olmamız aklınızı karıştırabilir. Küresel kriz sonrası başta ABD olmak üzere ülkeler düşük enflasyon ile de mücadele ettiler ve enflasyon oranını %2 seviyelerine çıkarmaya çalıştılar. Biz ise bu rüzgarı maalesef arkamıza alamadık. Bir süre daha yüksek enflasyon oranımız başımızı ağrıtmaya devam edeceğe benziyor. ABD’de iyi gelen ekonomik veriler ile FED’in yeni başkanı ile daha şahin bir politika izleyebilme ihtimali tedirginlik oluşturuyor. Hisse senedi yatırımcıları mevcut düzeylerdeki karlarını realize edip ucuz kalan tahvilleri alarak görece yüksek faizleri tercih etmiş oluyorlar.

Burada merak edilen konu borsaların nereye kadar düşebileceği ve faizlerin seyri. 2008 yılındaki gibi veya 2011 yılında Yunanistan başta olmak üzere Avrupa borç krizinde yaşanan sıkıntılı bir süreç beklemiyorum. Çünkü ABD ekonomisi büyüyor, Avrupa ekonomileri büyüyor, şirketlerin karları artmaya devam ediyor. Böyle bir ortamda açıkçası büyük bir kriz beklemiyorum. Yanıladabilirim. Ancak kapitalist sistem balonları engelleyemiyor. Borsalar balon olmasa bile oldukça yüksek seviyelere ulaştı, bunun bir düzeltmesi olacaktır. Bir ray değişikliği yaşadığımız kesin, küresel krizden bu yana parasal genişleme ile trilyon dolarlar piyasalara akıtıldı ve bu para borsalara rekor üstüne rekorlar kırdırdı. Şimdi ise o paralar çekilecek. Ancak Fed’in 0,9 trilyondan 4 trilyonu aşan bilançosunun ancak 2,5 – 3 triyon dolara çekilebileceği, Avrupa Merkez Bankası’nın bilanço daraltmaya henüz başlamadığı dikkate alınırsa ve Fed’in şimdiye kadar olan başarılı politikasının devam edeceği düşünülürse biraz daha rahat olunabilir. Bu anlatımdan borsaların veya faizin buralardan toparlanacağı anlamı çıkartılmamalıdır.

Bize etkisi ne olur?

ABD borsalarındaki hareketle birlikte bizde de bugün %2’lik bir kayıp söz konusu. Borsa İstanbul TL bazında rekor seviyeleri görmüş olsa da dolar bazında düşük ve görece iskontolu kalmış olması BIST 100 endeksini bir miktar destekliyor. 2017 yılı ise ekonominin yaklaşık %7 büyüdüğü şirketlerin karlarını önemli ölçüde artırdığı bir yıl oldu. 2018’de bu kadar yüksek bir gerçekleşme beklenmese de büyümenin devam edeceği belirtilebilir. Dolayısıyla hisse senetlerinde büyük bir çöküş beklemiyorum.

Piyasalardan gerginliği artıran önemli bir husus, Fed’in yeni başkanıyla birlikte bu yıl 3 yerine 4 kez faiz artışına gidebileceği oldu. ABD faizlerindeki hızlı artış gelişmekte olan ülkelerden fon çıkışını beraberinde getirebilir. Bu noktada Fed’in Mart ayı toplantısı büyük önem arz ediyor. Muhtemelen bu yılın ilk faiz artışı gelecek ancak sonrasına dair verilen bilgi daha önemli olacak. Burada çok konuşulmayan bir ihtimalden bahsetmek istiyorum. Piyasalarda tedirginlik devam ederse ve Fed 2 faiz artışına işaret ederse bu durum gelişmekte olan ülkelere fon akışını beraberinde getirebilir. Geçen yıl Mart ayında olduğu gibi. 2017 Mart toplantısında yıl içinde 4 yerine 3 kez faiz artışının yapılacağının anlaşılmasıyla birlikte Dolar/TL 3,70’den 3,40’lara kadar gelmiş sıcak para girişi ile hisse senetlerimiz de önemli artışlar göstermişti. Ancak benim tahminin Fed’in 3 kez faiz artışı gerçekleştireceği yönünde. Burada da kullanılan dil çok önemli olacaktır. 
Türkiye için kısa vadede büyük bir sorun gözükmüyor. Ancak yüksek enflasyonun yapışkanlık kazanması, mali disiplinin bozulmaya başlaması ve jeopolitik risk tedirginlik oluşturuyor. Diğer taraftan beyin göçü, hukuk ve eğitim alanında yapısal reform ihtiyacının daha da artmış olması uzun vadede piyasalar üzerinde baskı oluşturacağa benziyor.  

2 Şubat 2018 Cuma

Dövizle Borçlanma

Dolar kuru 2003 yılı Mart ayında gördüğü 1,75’lik zirveden sonra 2008 yılı yaz aylarına kadar azalan bir seyir izledi ve 1,15 seviyesine kadar geriledi. Bu durum açık pozisyon taşıyan bankalara olumlu yansıyordu. Zira borç aldıkları dövizi TL’ye çevirip kredi verdikleri, borcun vadesi geldiğinde de tekrardan dövize döndükleri düşünüldüğünde, dövizi yüksekten bozdurup daha düşük fiyata almış oluyorlardı. Yani bankalar faiz farkından gelir elde ettikleri gibi kur farkından da kazanç sağlıyorlardı. Kurdaki olası artışların ters yönde bir etkiye sahip olduğu da malumdu.  

Bankalar kur riskini daha iyi yönetebilmek amacıyla dövize endeksli kredilere yöneldiler. O yıllarda bu duruma en çarpıcı örnek, Japon Yenine endeksli konut kredileri oldu. İsviçre Frangı da dövize endeksli konut kredilerinde kullanılıyordu. Bankalar bu alternatifi 4-5 kat daha düşük faiz oranları ile müşterilerine sunduklarında, finansal bilgisi yeterli olmayan kişiler için bu durum oldukça cazip göründü. Nihayetinde Japon Yeni, Türk Lirası karşısında son yıllarda değer de kazanmıyordu… Kredi vadesi boyunca Japon Yeni, Türk Lirası karşısında şu kadar değerlense bile, nihayetinde yarı yarıya faiz ödeneceği şeklindeki analizler kredi müşterilerini cezbediyordu. O yıllarda birçok kişi belki de adını ilk defa duydukları bir para birimi ile borçlanmaya başladılar. Burada yapılan büyük hatanın sorumlusu, hem bankalar hem de finansal okuryazarlık düzeyi düşük olan kişilerdi. 

Küresel kriz Lehman Brothers adlı yatırım bankasının iflasıyla kendisini tüm dünyada hissettirmesi ile birlikte, Japon Yeni sadece birkaç ay içerisinde Türk Lirası karşısında %75’in üzerinde değer kazandı. Sonraki yıllarda bu oran %120’lere dayandı. Bu durum Japon Yenine endeksli kredi çekenlerin aylık taksitlerine şüphesiz yansıyordu. Örneğin aylık 1.000 TL ödeme yapılıyorken, artık yapılması gereken ödemeler 1.750 TL seviyesindeydi. Bu durum birçok kişi için kaldırılamaz bir yüktü. Bu tecrübelerden sonra döviz ve dövize endeksli kredi kullanımı bireyler için yasaklandı. Ancak literatürümüze “Yenzede” kavramı da girmiş oldu. “Yenzedeler” çeşitli protesto gösterileri düzenliyor, medyada daha sık yer almaya başlıyorlardı.  Bir süre sonunda bu mağduriyetleri giderildi. 

Bireylere döviz ve dövize endeksli kredi yasağı doğru bir karardı, belki geç kalındığı için eleştirilebilirdi.

Günümüzün en önemli ekonomik problemlerinden biri ise özel sektörün artan döviz borcu. Aşağıda yer alan grafikte TCMB’den elde edilen finansal kesim dışındaki firmaların net döviz pozisyonu yer almakta. Yani özel sektörün döviz varlıklarından döviz borçlarını çıkardığımızda kalan tutarlar yer alıyor. Özel sektörün 2008 yılında 70 milyar dolar olan döviz açığı, Kasım 2017’de 214 milyar dolara ulaşmış bulunmakta. Bu yüksek tutar, kurdaki düşük oranlı artışlarda bile özel sektörü sıkıntıya sokmaya yetiyor. Son yapılan döviz kredisi düzenlemesi ile KOBİ’lere döviz ve dövize endeksli kredi kullanımına sınırlama getirildi. Büyük firmalar için de benzer bir düzenleme yapılacağı belirtiliyor.

Firmalara getirilen döviz ve dövize endeksli kredi sınırlaması doğru bir karar, belki geç kalındığı için eleştirilebilir.
     

Özel sektörün artan borcunun çevrilmesi 2017 yılının önemli gündem maddelerinden biriydi. Bu durum Kredi Garanti Fonu ile bir miktar rahatlatıldı. 2017 yılında özel sektöre 200 milyar TL’nin üzerinde bir kredi, Hazine garantisi ile kullandırılmış oldu. 2018 yılında da 50 milyar TL’nin üzerinde bir kredinin aynı kapsamda kullandırılacağı belirtiliyor. Kredi Garanti Fonu ile Hazine’ye büyük tutarlı yükler de gelebilecek.

Dövizle borçlanma bankalara kaldı

Firmalara gelen sınırlamalardan sonra kur riskini büyük oranda bankalar taşıyacak. Bu sebeple bankalar kredi faiz oranlarını daha yüksek tutma eğilimine girebilirler.

Gelirin cinsinden borçlan

Finansın temel ilkelerinden biri, gelir hangi para birimindense o para birimi ile borçlanılmasıdır. Özellikle bireylerin bu kurala kesinlikle uymaları gerekir. Firmalar ise kur riskini yönetme koşuluyla dövizle borçlanmalıdırlar. Ama gelin görün ki bireyler yeri geldiğinde kolayca dövizle borçlanma eğilimi sergiler, firmaların önemli bir kısmı da kur riskini yönetme konusuna yabancıdırlar… Hal böyle olunca maalesef düzenlemeler de yasak üzerine kuruluyor. Toplumun finansal okuryazarlık düzeyi artırılırsa bu tür düzenlemelere hiç ihtiyaç duyulmayabilir. 

Neden dövizle ilgili sorunlar yaşıyoruz?

Tasarruflarımız yetersiz ve dış finansmana ihtiyaç duyuyoruz. Dış borcu ise başta ABD Doları olmak üzere yabancı para cinsinden kullanabiliyoruz. Diğer taraftan yapılan sınırlı tasarrufların önemli bir kısmı da döviz ile değerlendiriliyor. Bankalardaki döviz mevduat hesaplarının oranı %30’dan %45’e ulaştı. TL mevduatın yüksek enflasyon karşısında yetersiz kalan faiz oranı ve kurdaki artış trendi tasarruf sahiplerini bu yöne itiyor. Bütün bu sorunlar yüksek enflasyon yaşanan bir ekonomide çözüme kavuşmuyor. Yüksek enflasyon, kurlarda dalgalanma, gelir dağılımında adaletsizlik ve dolarizasyon olarak karşımıza çıkıyor.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Dolarizasyon Sürüyor

Açıklanan son rakamlar 2011 yılından bu yana devam eden dolarizasyon sürecinin son aylarda etkisini daha da artırdığını gösteriyor.

Bir ülkede yerli para fonksiyonlarını tam olarak yerine getirmediğinde, insanlar tasarruf ve yatırımlarında yabancı paralara yönelebilir. Bu durumun yaşandığı süreçlere dolarizasyon adı verilir. Bankalarda yabancı para cinsinden açılan hesaplara da tevdiat hesabı adı verilmektedir. Dolarizasyonun en önemli göstergesi tevdiat hesaplarının toplam mevduat hesapları içindeki oranıdır. Bu orana bakmadan önce bankaların karlılık, toplam aktif, kredi ve mevduat hesaplarına bir göz atacağız.

Bankacılık sektörüne ilişkin en son açıklanan aylık göstergeleri ele alalım. Kasım ayı verilerinden karlılık ile başlayalım. Aşağıda yer alan grafikte bankacılık sektörünün aylık kar rakamları bulunmaktadır. Bankalar Kasım ayında 4 milyar TL, 2017’nin ilk on bir ayında da 45,2 milyar TL kar elde ettiler. Söz konusu kar 2016 yılının ilk on bir ayı ile karşılaştırıldığında, %29 oranında bir artışa karşılık geliyor. Kasım 2017’de elde edilen net kar rakamı, Ekim 2017 ile karşılaştırıldığında %1,3’lük bir artış söz konusu. Kasım ayı kar rakamı önceki yılın Kasım ayı ile karşılaştırıldığında da %35 oranında bir artış gerçekleşmiş bulunuyor.


Kasım ayında bankacılık sektörünün toplam aktifi artarak 3,27 trilyon TL olarak gerçekleşmiştir. Toplam aktifler Kasım ayında bir önceki aya göre %3,2 oranında artış göstermiştir. Bankacılık sektörünün toplam aktifleri Kasım ayında önceki yılın aynı ayına göre %21 oranında artış göstermiştir.

Dolar bazında baktığımızda ise toplam aktif büyüklüğünün üç aydır gerilemeye devam ettiğini görüyoruz. 839 milyar dolara geldiğini görüyoruz. Dolardaki yükselişe paralel olarak 2016’nın son çeyreğinde düşüşe geçen aktif toplamı Ocak ayında 760 milyar Dolara kadar geriledikten sonra aralıksız yedi ay artış göstermiştir. Eylül ayında ise kurların hareketlenmesi ile birlikte Dolar bazında aktif toplamında bir azalış gerçekleşmiştir. Bu azalış Ekim ayında olduğu gibi Kasım ayında da devam ederek 835 milyar dolara gerilemiştir. Dolar bazında Kasım ayında önceki aya göre %0,4 oranında azalan aktif toplamı, önceki yılın aynı ayına göre %5,6 oranında artış göstermiştir.


Aşağıda yer alan grafikte de krediler ve mevduat hesapları yer almaktadır. Bankacılık sektörünün toplam kredileri Kasım ayında 2,1 trilyon TL olarak rekor düzeyde gerçekleşmiştir. Krediler bir önceki aya göre %2,8 oranında artış gösterirken, bir önceki yılın aynı ayına göre %23 oranında artış kaydetmiştir. 2017 yılında, Ocak ayından sonra kredilerde en yüksek artış Kasım ayında gerçekleşmiş oldu.

Kasım ayında mevduat tutarı 1,71 trilyon TL olarak krediler gibi rekor düzeyde gerçekleşmiştir. Mevduat bir önceki aya göre %1,6 oranında artarken, önceki yılın aynı ayına göre %20 oranında artış göstermiştir. Mevduatın artış hızı kredilerin gerisinde kalmıştır.

Kasım kredilerdeki artışın mevduatın üzerinde olması ile mevduatın krediye dönüşüm oranı (Kredi/Mevduat oranı) 122,8 gibi bir orana ulaşarak tarihinin en yüksek seviyesine çıkmıştır.


Aşağıda yer alan grafikte, tevdiat hesaplarının toplam mevduata olan oranının 2016 yılı Eylül ayında %39 ile, ilgili süreçte en düşük değerinde olduğunu görüyoruz. Tevdiat hesaplarının oranı artarak Ocak 2017’de %44,5’e yaklaşmış, Şubat ayında ise bir miktar düşerek %44 düzeylerinde gerçekleşmiştir. İlgili aylarda Dolardaki rekor düzeylerin kar satışlarını beraberinde getirmiş olduğu söylenebilir. Mart 2017’de ise bu oran %44,5 ile 2016 yılbaşından bu yana en yüksek seviyesine çıkmıştır. Nisan ayında da bu oran artmaya devam etmiş ve %44,7’e ulaşmıştır. Mayıs ayında ise %44,5’e gerilemiştir. Bu azalış Temmuz ayına kadar devam etmiş ve tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki oranı %43,3’e kadar düşmüştür. Ancak Ağustos ayında tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki oranı artışa geçmiş %43,8’e ulaşmıştır. Eylül ayında da bu oran değişmemiştir. Ekim ayında ise bir miktar azalış göstererek %43,6 seviyesinde gerçekleşmiştir. Kasım ayında ise hızlı bir yükseliş ile %44,6’ya ulaşmıştır. Dolarizasyon hakkında daha detaylı bilgi için ilgili yazımı okuyabilirsiniz.


Tevdiat hesaplarının oranındaki artış bankaların döviz kuru riskini artırırken, tersi durum da kur riskini azaltmaktadır. Bankalar bu riski dövizli kredi kullandırarak firmalar ile paylaşmak isteseler de, firmalara kullandırılan kredilerin toplam krediler içindeki oranı bu seviyelere ulaşmamaktadır. Hal böyle olunca bankalar son aylarda TL mevduatın faiz oranlarını, tevdiat hesaplarının faiz oranlarından daha fazla artırarak tasarruf sahiplerini TL mevduat hesaplarına yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu durumun nasıl gerçekleştiğini görmek için ilgili yazıma göz atabilirsiniz. Bankaların uyguladığı bu stratejinin sonuç verdiğini ve TL mevduatın tevdiat hesaplarından daha fazla artarak döviz tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki oranını düşürdüğünü söyleyebiliriz. Ancak Ağustos ayı ile birlikte durum bir miktar değişiklik göstermiş döviz hesaplarının ağırlığı artışa geçmiştir. Bu durum Eylül ayında da devam etmiştir. Ekim ayında ise az bir gerileme söz konusuyken Kasım ayında tekrardan sıçrama göstermiştir. Tasarrufların %44,6’sının yabancı para cinsinden tutuluyor olması, ekonomi açısından sağlıklı bir durum değildir.    

Özet olarak;

1) Kasım ayında bankacılık sektörünün karı hem önceki aya göre hem de bir önceki yılın aynı ayına göre artış göstermiştir. Bankacılık sektörünün ilk on bir aylık karı, önceki yılın aynı dönemine göre %29 oranında artış göstermiştir.

2) Aktif toplamı TL bazında artarken, Dolar bazında azalmıştır. Bankaların aktif toplamı TL bazında rekor düzeydedir.

3) Kasım ayında kredilerin mevduattın çok üzerinden bir artış göstermesiyle Kredi / Mevduat oranı tarihinin en yükseğine %122,8’e ulaşmış bulunmaktadır.

4) Tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki payı Kasım ayında artarak %44,6 olarak gerçekleşmiştir. 

4 Ocak 2018 Perşembe

Merkez Neden Faiz Artırıyor?

2017 yılı Merkez Bankası’nın faiz oranlarını önemli ölçüde artırdığı bir yıl oldu. Merkez Bankası farklı kanallardan bankalara fon kullandırmaktadır. Normal koşullar altında haftalık repo ihalesi ile bu işlem yerine getirilmektedir. 2017 yılı ocak ayının ortasında Merkez Bankası haftalık repo ihalelerini kaldırdı. Geç Likidite Penceresinden (GLP) fon kullandırmaya ağırlık vermeye başladı. Kasım ayında ise sadece GLP’yi kullanır oldu. Hâlbuki şimdiye kadar GLP, hesaplarını tutturamayan bankaların gün sonundaki ihtiyacını daha yüksek faiz oranı ile karşılayarak cezalandırıcı bir rol üstlenmekteydi. Aşağıda yer alan grafikte Merkez Bankasının bankalara kullandırdığı fonların faiz oranlarının ağırlıklı ortalaması ile hesaplanan Merkez Bankası faizi yer almaktadır. Bu faiz oranına Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyeti (AOFM) denilmektedir. Merkez Bankası faiz oranı %8,28’den %12,75 yükselerek yaklaşık 450 baz puan, başka bir ifade ile %54 oranında artış gösterdi.     


Merkez Bankası neden faiz oranlarını bu ölçüde artırdı? Bu soruya kısaca döviz kurlarını frenleyebilmek için diye cevap verebiliriz. Merkez Bankası yıllardır enflasyon konusunda bir başarı ortaya koyamadı ki bu da temel amacı. Enflasyon üzerinde ise döviz kurları önemli ölçüde etkili. Hatta döviz kurları artış göstermese Merkez Bankası enflasyon hedefine ulaşabilir. Bu konuda Dünya Gazetesi yazarı Alaattin Aktaş beyin ilgili yazısı okunabilir.

Yüksek faiz oranları sıcak para olarak adlandırılan yabancı sermayeyi ülkemize çekerek kurların geri gelmesini sağlayabiliyor. Geçmişte bu durumun örneklerini çok gördük. İsteyen "Faiz Silahını Çekince" ve "Kurda Bir Sonraki Atak" başlıklı yazılarımda bu durumun detaylarına bakabilir.

Burada başka bir soru aklımıza geliyor. Merkez Bankası faiz oranlarını önemli ölçüde artırmasına rağmen neden kurlarda bir gerileme görülmedi? Aslına 2017 yılının ilk çeyreğindeki faiz artışlarından sonra bir geri çekilme yaşandı ancak sonbaharla birlikte kurlar tekrardan yükselişe geçti. Bu soruya daha detaylı cevap aramadan önce aşağıda yer alan grafiğe bir bakalım. Sıcak para olarak değerlendirilen yabancı fonlar temelde devlet borçlanma araçları ve hisse senetlerine giriş yapıyor. Tahvil ve hazine bonolarının (Devlet İç Borçlanma Senetleri, DİBS) taşıdığı yüksek faizler yabancı yatırımcıyı cezbederek fonların ülkemize gelmesini sağlayabiliyor. Merkez Bankasının grafiğinde 2017 yılında bu şekilde 7 milyar doların üzerinde giriş olduğu görülüyor. Yabancı yatırımcılardan BIST hisse senedi piyasasına ise 3 milyar doların üzerinde bir giriş olmuş. Bu grafik de dikkatinizi eylül ayından bu yana olan kısma çekmek istiyorum. Sonbaharla birlikte girişlerin önemli ölçüde yavaşladığı görülmekte. Bu nokta önemli. Bu durumun birkaç nedeni olabilir. Zannımca, FED’in faiz artırması ve bilanço küçültmeye başlamış olması, ülkemizin ise bozulan yurtdışı algısı bu durum üzerinde etkili oldu. Böylece kurların tekrardan yükselişe geçtiğine şahit olduk. Aslında o dönemlerde tahvil faizleri %14 gibi oldukça yüksek seviyelere ulaşmış iken girişlerde artış olmaması düşündürücü. Belli ki sayılan riskler baskın gelmiş. Yıllardır cari açık veren bir ülke olarak yabancı fonlara ihtiyaç duyuyoruz. Şüphesiz yüksek faiz vererek yabancı fonları ülkemize çekmek bir marifet değil ancak doğrudan yatırım yolu ile sağlanan fonlar cari açığı kapatmaya yetmeyebiliyor. Yüksek faiz oranları sıcak parayı çekmeye yararken doğrudan yatırımlar üzerinde o kadar etkili değil. Doğrudan yatırım çekebilmek farklı yeterlilikler gerektiriyor.
  
          
Bu noktada aşağıda yer alan grafiğe de göz atmakta fayda var. Yukarıda yer alan grafikte yabancı yatırımcıların sıcak para olarak getirdiği döviz miktarı yer alırken aşağıdaki grafikte yurtiçi yerleşiklerin döviz tevdiat hesapları yer almakta. Bu grafik yerli yatırımcıların 2017 yılbaşından bu yana yaklaşık 20 milyar dolarlık alım yaptığını gösteriyor. Peki, yerli yatırımcı neden döviz alıyor? Bu sorunun üzerine çok şey söylenebilir. Ancak faiz oranlarının enflasyonu karşılamaya yetmemesi bu durumun önemli nedenlerinden biridir. Yani yerli yatırımcı Türk Lirası ile vadeli mevduat hesabı açtırdığında parası enflasyon kadar artmıyor ve reel olarak kaybediyor. Başka bir ifade ile satın alma gücü beklenenin aksine artmıyor azalıyor. Hal böyle olunca tasarruf sahipleri döviz tevdiat hesaplarına yönelerek kurdaki muhtemel artış sayesinde satın alma güçlerini artırmaya çalışıyor veya tasarruf yapmaktan vazgeçip tüketime yöneliyorlar. Yani %13-14 gibi faiz oranları yabancıyı cezbederken yerli yatırımcının ihtiyacını, yüksek enflasyon altında yaşadığı için karşılamıyor.


Küresel likiditenin görece bol olduğu günleri yaşıyoruz. Ancak gelişmiş ülkelerin faiz artışları ve bilanço küçültmeleri ile bu durum tersine birden dönmese de gelişmekte olan ülkelere fon akışının azalacağı öngörülebilir.

Enflasyon, dünyadaki eğilimin tersine, bizim en önemli ekonomik problemimizdir. Geldiğimiz noktada %12 gibi oldukça yüksek bir seviyelerde. Bu konunun öncelenmesi gerekiyor. Enflasyon bu düzeylerde iken kurların uzun vadede düşmesini beklemek mümkün değil. Sadece yüksek faiz ile kısa dönemde baskılanabilir. Enflasyonu makul düzeye düşürmeden sürdürülebilir büyümenin ve kalkınmanın mümkün olamayacağını da anlamamız gerekiyor. Enflasyon sorunumuzun çözümünü erteleyebiliriz. Bir süre daha yüksek enflasyon ile yaşamayı tercih edebiliriz. Ancak bu tür problemler ne kadar çok ertelenirse, toplum olarak hep birlikte ödenecek faturanın da kabardığını bilmek lazım.

31 Aralık 2017 Pazar

Kasım’da Bütçe

Kasım ayı bütçe gerçekleşmeleri açıklandı. Kasım ayı ve Ocak – Kasım dönem rakamlarına bakalım. Sonra da bir değerlendirme yapmaya çalışalım. Aşağıda yer alan grafikte aylık bütçe dengesi yer almaktadır. 2016 yılı Kasım ayında 10 milyar TL fazla veren bütçe, 2017 yılı Kasım ayında 1,5 daha az 8,5 milyar TL fazla verdi. Aylık rakamlara bakıldığında geçen yılın Kasım ayına göre daha kötü bir aylık gerçekleşme söz konusu. 


Kasım ayında bütçe gelirleri önceki yılın aynı ayına göre %7,3 oranında artarak 65,2 milyar TL’ye, bütçe giderleri %11,8 oranında artarak 56,7 milyar TL’ye yükseldi. Kasım ayında geçen yılın aynı ayına göre bütçe gelirleri de bütçe giderleri de artış göstermiş oldu. Ancak giderlerdeki artış daha yüksek oranla gerçekleşti.


Aşağıda yer alan iki grafikte de 2016 ve 2017 yılının ilk on bir ayının bir karşılaştırması bulunmaktadır. Ocak – Kasım 2016 döneminde bütçe 2,1 milyar TL açık vermişken, Ocak – Kasım 2017 döneminde bütçe 26,5 milyar TL açık verdi. Başka bir ifade ile bütçe açığı yaklaşık olarak 13 kat artış göstermiş oldu. 


Ocak – Kasım 2017 döneminde bütçe gelirleri önceki yılın aynı dönemine göre %13 oranında artarak 574,6 milyar TL olurken, bütçe giderleri %17,7 oranında artarak 601,1 milyar TL’ye yükseldi. 


2016 yılı ile karşılaştırdığımızda bütçede belirgin bir bozulma söz konusu. 2017 yılında ekonomik büyümeyi artırmayı tercih etmiş olmanın da bir bedeli veya uygulanan genişlemeci maliye politikasının sonucu olduğu da belirtilebilir. 

Bardağın dolu ve boş yanlarını ayrı ayrı değerlendirelim. Önce işe olumlu tarafından bakalım. Avrupa Birliği’nin ekonomik kriterlerine göre bütçe açığının GSYH’ye oranı %3’ü aşmamalıdır. Bizde bu oran yıllardır %1 seviyelerindedir ve AB ülkeleri içinde en iyi oranlardan biridir. Yani ülkemizde yıllardır mali disiplin söz konusudur. Mali disiplinin önemine dair ilave bilgiler için ilgili yazım okunabilir. Mali disiplin önceki yıllarda sağlanan ekonomik kazanımlarda büyük role sahip olmuştur. 2017 yılı ile birlikte risklerin belirmesiyle buradaki alanın (%3’e kadar) kullanılıyor olmasının çok fazla mahsuru olmayacağı düşünülebilir. Dolayısıyla bu alan kullanılarak ekonomiyi daha fazla büyütmenin tercih edilmiş olması iyi bir tercih olarak görülebilir. Ancak bu noktada altını çizmemiz gereken bir husus da vardır. Ekonomi 3. Çeyrekte açıklandığı üzere %11 gibi bir hızla büyürken bütçe açığının önemli ölçüde artması, büyümenin sürdürülebilirliği konusunda tereddütler oluşturmaktadır. Diğer taraftan ekonomik büyüme hız keserse bütçe açığının nerelere varabileceğini de düşünmek gerekir.

Bardağın boş tarafına bakarsak da, bu yılki bütçe açığının geçmiş yılların 2 katında fazla, 60 milyar TL civarında olacağı belirtiliyor. Bütçe açığının önceki yıllara göre %100’den fazla artışı şüphesiz piyasalarda tedirginlik oluşturuyor. Böylece bütçe açığının GSYH’ye oranı %2’yi aşabilecek. Yıllardır %1 seviyesinde seyreden bu oranın birden sıçrama göstermesi önem arz ediyor. Burada önemli olan ipin elden kaçıp kaçmaması. Öncelikle bütçe açığında artık %1 seviyelerine dönmemizin oldukça zor olduğu söylenebilir. Peki, daha da yukarıya gider mi? Öncelikle gitmemesi gerektiğini belirtelim. Çünkü ekonomi olarak elimizde tek çapamız bu kaldı. Dış finansman ihtiyacımız artarken mali disiplini kaybetmek çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bence mali disiplinin elden kaçırılma riski yok da değildir. Bütçe açığının GSYH’ye oranı bu yıl %2 civarında gerçekleşmesi beklenmektedir ancak 2018’de %3’e tırmanabilir. Çünkü yap-işlet-devret uygulaması ile verilen gelir garantileri her geçen yıl bütçeye daha fazla yük getirecektir. Özelleştirme gelirleri bundan sonra eskisi kadar bütçeyi destekleyemeyecektir. Yine bu yıl hız verilen Kredi Garanti Fonu uygulaması önümüzdeki birkaç yılda bütçeye önemli bir yük getirebilir. Bu uygulama mevcut haliyle birkaç yıl içinde bütçeye 20 milyara varan bir yük getirebilir. Ancak KGF uygulamasının devam ettirilmesi de zaman zaman gündeme gelmektedir ki, bu da bütçeye daha fazla yük demektir. KGF uygulaması bir değerlendirme ilgili yazımda yer almaktadır. Diğer taraftan son zamanlarda gündeme gelen vergi artışları söz konusu olumsuz etkileri bir miktar telafi edebilir.

Bu yıl bozulan bütçe görünümünün yanı sıra, sayılan nedenlerden dolayı önümüzdeki yıllarda da geçmiş yıllardaki düzeylere muhtemelen geri dönemeyecek olmamız, ülkemizin en önemli risklerinden biridir.