2 Mayıs 2018 Çarşamba

Türkiye’nin Kredi Notu


Uluslararası derecelendirme kuruluşu Standart & Poor’s Türkiye’nin yabancı para cinsinden kredi notunu “BB”den “BB-”’ye düşürdüğünü, görünümün ise durağan olduğunu duyurdu. Böylece S&P’den aldığımız not yatırım yapılabilir seviyenin 3 kademe altına düşmüş oldu. Diğer önemli derecelendirme kuruluşları Moody’s ve Fitch’den aldığımız not yatırım yapılabilir seviyenin sırasıyla 2 ve 1 kademe altında. Yani en düşük notu S&P’den almış bulunmaktayız. S&P derecelendirme kuruluşları arasında “sıfırcı hoca” olarak görülebilir. Zira genelde diğer derecelendirme kuruluşlarına göre daha düşük notlar vermekte. Bu geçmişte de böyleydi. Moody’s ve Fitch’den 2013’de yatırım yapılabilir seviyesinde notlar almamıza rağmen S&P’den alamamıştık.

Kredi derecelendirme notu, ülkelerin kredibilitesini, başka bir ifade ile borçlarını ödenebilme kapasitesinin ölçmektedir. Böylece yatırımcılara bir fikir vermekte, getiri oranlarını aldıkları riskle kıyaslama imkanı sunmaktadır. Bu konuda daha detaylı bilgi için "Kredi Notu Nasıl Okunmalı" başlıklı yazı okunabilir.

Toplumumuzda kredi derecelendirme kuruluşlarının notlarına hep mesafeli yaklaşılmıştır. Notumuz düşürüldüğünde, kimisi dış güçlerin ülkemizi zor durumda bırakmaya çalıştığını, kimisi de bozulan ekonomik görünümün bir sonucu olduğunu düşünmektedir. Veya her ikisinin birden düşünüldüğü de görülmektedir. Derecelendirme kuruluşları mükemmel değildir. Bunu yukarıda linkini verdiğim yazımda değerlendirmiştim. Ancak bu notlar büyük önem arz ediyor. Matematiği de oldukça basit. Düşük nota sahipseniz daha yüksek faiz ile borçlanabiliyorsunuz.

Twitter’da bu konuda bir anket uyguladım. S&P’nın not indirim kararını nasıl okuyorsunuz diye sordum. Sıklar;
       -          Seçim öncesi dış güçler
             -          Seçim ekonomisinin faturası
             -          Her ikisi de
idi.
İlk 12 saatte yaklaşık 800 katılımcının %55’i; Seçim ekonomisinin faturası, %30’u; Her ikisi de, %15’i de; Seçim öncesi dış güçler yanıtını verdi.

İkinci seçenek katılımcıların kafasını biraz karıştırdı. Belki onun yerine “Bozulan ekonomik görünüm” ifadesini kullansam daha iyi olabilirdi. Ancak yaklaşık bir buçuk yıldır genişlemeci maliye politikası ile aslında bir seçim ekonomisi uygulandığı söylenebilir. Hatta başta Mahfi Eğilmez Beyefendi olmak üzere (Erken Seçime Doğru) birçok kişi uygulanan ekonomi politikasının erken seçime işaret ettiğini belirtiyordu. Nitekim tahminler de doğru çıktı. S&P’nin kararının da seçim müjdelerinin hemen ardından gelmesi ve seçim ekonomisinin mali disiplindeki bozulmaya işaret etmesi de seçenek tercihimde etkili oldu.

Kredi notunun nasıl okunması gerektiğine dair bir değerlendirme yapacak olursak; birinci dolayısıyla da üçüncü seçeneğe dair elimizde bir veri ya da bilgi olmadığı için düşünce belirtmenin zor olduğu söylenebilir. Ancak ekonomik göstergeleri değerlendirebiliriz. S&P TL’deki değer kaybına, yüksek enflasyona, kötüleşen cari açık ve bütçe açığına, ekonominin aşırı ısınmasına değiniyor ve makro ekonomik dengesizliklerinin arttığını belirtiyor. Evet, söylenenler doğru ancak bunlar olumsuzluklardan dolayı notumuzun düşürülmesi, yatırım yapılabilir seviyenin 3 kademe kadar altına indirilmesi doğru mu? Bu sorunun cevabını da Rusya, Brezilya, Güney Afrika gibi Türkiye ile birlikte değerlendirilen ekonomilerden "BB-" notuna sahip Brezilya ile bir kıyaslama yaparak arayabiliriz. Dominik Cumhuriyeti, Gürcistan, Honduras, Kosta Rika gibi ülkeler de aynı nota sahip ancak benzer özelliklere sahip olanlar arasında karşılaştırma yapmak gerekiyor.

Aşağıda yer alan tabloda bu karşılaştırma yapılıyor. Türkiye’nin yumuşak karnı ifadesi genellikle cari açık için kullanılır. Nitekim %5,5’lik oran oldukça yüksek ve Brezilya’nın oranının da oldukça üzerinde. 2017 yılında hızla artan cari açık, yüksek olmasının yanı sıra finansman kalitesinin bozulması ile de sorun oluşturuyor. Cari açığın finansmanında doğrudan yatırımlardan (soğuk para) ziyade sıcak para kullanılıyor. Bu da bir taraftan ülke riskini artırırken diğer taraftan kurlar üzerinde baskı oluşturuyor.

Mali disiplin, bütçe açığı ve kamu borcunun GSYH’ye oranına bakarak değerlendiriliyor. Bu konuda Brezilya’dan oldukça iyiyiz. Ancak seçim ekonomisi, bu konudaki avantajımızı ortadan kaldırmaya aday. Zira %1,1’den 2017'de %1,5’e gelen bütçe açığı 2018’de %2’yi muhtemelen aşacak maalesef sonraki yıllarda da bu oranı düşürmek kolay olmayacak muhtemelen de artmaya devam edecek. Avrupa Birliği kriteri %3, dolayısıyla daha yer var diye düşünülebilir. Ancak ben öyle bakmıyorum. Türkiye ekonomisi üzerine olumlu değerlendirmeler yapılacak başka bir makro ekonomik değişken bulmak pek mümkün değil. Bu yüzden mali disiplin ekonomideki son kalemiz olarak değerlendirilebilir. Buda ortadan kalkar ise şuan ki sıkıntılı durumumuzu arar hale gelebiliriz.


Türkiye
Brezilya
Cari Açık / GSYH (2017)
5,5
0,48
Bütçe Açığı / GSYH (2017)
1,5
7,8
Kamu Borcu / GSYH (2017)
28,3
74,04
Enflasyon
10,23
2,68
Büyüme
7,4
2,1
İşsizlik
10,8
13,1
Yerli paranın ABD dolarına karşı değer kaybı
9,9
8,3
CDS
203
177

Türkiye’nin enflasyon oranı, Brezilya’nınkinin oldukça üzerinde. Son bir buçuk yıldır genişlemeci maliye politikası uygulanırken para politikası yeterince sıkı olmadı. Sıkı para politikasıyla başta faiz düzeylerini yüksek tutup talebi baskılayarak enflasyon kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Son dönemde genişlemeci maliye politikasına yeterince sıkı olmayan para politikası eklenince adeta bir talep patlaması yaşandı. Ekonomi potansiyelinin üzerinde büyüdü ancak enflasyon da çift haneye oturmuş oldu. Yüksek büyüme beraberinde yüksek enflasyon ve yüksek cari açığı getirdiği için ekonomide aşırı ısınma gündeme geldi ve bu durum makbul görülmüyor. Yani siz ekonomiyi büyüteceğiz dediğinizde elinizdeki tüm araçları bu yönde kullanıp bunu başarabiliyorsunuz. Ancak beraberinde bütçe açığı, enflasyon, cari açık, kur problemleri geliyorsa bunun pek kıymeti kalmıyor. Ekonomi büyürken işsizlik oranımızda da büyük düşüşler görülmedi ancak bu konuda Brezilya’dan da iyi bir noktadayız.

S&P, TL’nin Dolar karşısındaki değer kaybına da değiniyor. Son yıllarda TL önemli ölçüde negatif ayrıştı. Hatta açık ara negatif ayrıştı. Bu ayrışma 2018 yılında da devam ediyor. Yılbaşından bu yana TL Dolar karşısında yaklaşık %10 oranında değer kaybederken Brezilya Reali %8,3 oranında değer kaybetti. TL’deki hızlı değer kaybı özelikle yüksek döviz borcuna sahip özel sektörü zora sokuyor. Son olarak CDS (Kredi Temerrüt Takası) primlerine baktığımızda da, Türkiye’nin risk priminin daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu durum Türkiye’nin borcunu ödeyememe ihtimalinin, Brezilya’nın borcunu ödeyememe ihtimalinden daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Aynı nota sahip Türkiye ve Brezilya ekonomisini objektif bir şekilde değerlendirmeye çalıştım. Türkiye’nin not indirimini hak edip hak etmediğine dair bir görüş belirtmiyorum. Buna siz karar verin de demiyorum. Sadece şunu sormak istiyorum. Not indirimine dış güçleri oyunudur diyerek saatlerce konuşup bu yönde kafa yormak yerine, ekonomik problemlerimize odaklansak, alternatif çözüm önerilerini bir türlü sıra gelmeyen yapısal reformları tartışsak, not indirimini dış güçlerin oyunu olarak düşünüyor olsanız bile, daha mantıklı olmaz mı?

1 Nisan 2018 Pazar

Faizler Nasıl Düşer?

Yüksek faiz ekonomiler için önemli bir problem. Faizler nasıl düşer sorusunun cevabını aramadan önce faizlerin neden yüksek olduğunu anlamaya çalışalım. Zira neden doğru anlaşılamazsa, sorunu çözmek o kadar zorlaşır. İster mal ister hizmet olsun, ticari bir faaliyette kar elde edebilmenin koşulu mal ya da hizmetin maliyetinin üzerinde bir fiyat politikası izlemektir. Bankaların temel faaliyeti mevduat toplayıp kredi kullandırmaktır. Mevduat bankaların en önemli fon kaynağıdır ve BDDK’nın 27 Mart 2018 tarihli bültenine göre bankaların toplam kaynaklarının %58’sini mevduat oluşturmaktadır. Vadeli mevduatın %67’si 1-3 ay arası vadeli, %18’i 1 aya kadar vadeli, geriye kalan %15 de 3 aydan daha uzun vadeye sahiptir. Öyleyse 1-3 ay vadeli mevduat hesaplarının faiz oranlarına bir göz atalım.

Merkez Bankası’ndan elde ettiğim veriler aşağıdaki grafikte yer alıyor. Mevduatın faiz oranının Ocak 2017’deki %10’lu seviyelerinden itibaren, önemli ölçüde artış gösterdiği görülmektedir. Son veri olan 23 Mart 2018’de bankaların 1-3 ay arası vade ile açtığı mevduat hesaplarının ağırlıklı ortalama faiz oranı %13,54’dür. Bu oran 1 aya kadar vadede %11,73, 6 aya kadar vadede %14,57, 1 yıla kadar vadede %13,53, 1 yıl ve daha üzeri vadede %11,88 ve toplam olarak bakıldığında da %12,67’dir. Şayet vadeli mevduat hesabınız varsa bu oranlara bakarak ortalamanın üzerinde veya altında faiz alıp almadığınızı da görebilirsiniz. O zaman sorumuzu soralım. Mevduatın faiz oranları neden arttı? Tasarruf sahipleri (mudiler) %5 faiz oranı ile mevduat hesabı açtırmak isterlerken, banka yok olmaz size %14 ile vadeli hesap açalım dememişlerdir. Tasarrufunu mevduatta değerlendirmek isteyen mudiler rekabetçi piyasada kendilerine en yüksek faiz sunan seçeneği tercih ediyorlardır. Peki neden bankalar %13,5 gibi bir faiz teklif ediyor ve mudiler ancak bu orana razı geliyorlar? Bu arada oranın brüt olduğunu, vergi düşüldükten sonra %11,5 oranında net faiz elde edildiğini belirtelim. Mudiler muhtemelen satın alma güçlerini artırabilmek için enflasyon oranını takip ediyorlar. Hali hazırda %10,26 düzeyinde olan enflasyon önümüzdeki 3 ayda böyle kalırsa ortalamada mudiler %1 gibi bir reel faiz elde edecekler. Şayet enflasyon %11,5 seviyelerine çıkarsa o zaman mudilerin satın alma güçleri artmayacak. Tersi olur enflasyon oranı düşerse de reel faiz %1’in üzerine çıkacak. Son dönemde yükselen enflasyondan dolayı aslında mudilerin satın alma güçlerinin pek artmadığını söyleyebiliriz. Yani elde edilen net faiz ilgili dönemin enflasyonu kadar gerçekleşti. Hal böyle olunca mudiler tasarruftan ziyade harcamaya yöneldiler, bu da ekonomik büyümeye kattı sunarken bir yandan da enflasyon artışını beraberinde getirdi. Aynı zamanda kalan tasarruflarını da TL yerine döviz ile değerlendirmeye başladılar.          

      
Bankalarda açılan mevduat hesaplarının yaklaşık %45’ini döviz hesapları oluşturuyor. Dolayısıyla bankaların döviz tevdiat hesaplarına (DTH) verdiği faiz oranlarına da bakmak gerekir. Aşağıda yer alan grafikte de bu 1-3 ay arası vadeli DTH faiz oranları yer alıyor. DTH faiz oranlarının da benzer şekilde hızla arttığı görülmekte. 23 Mart 2018 ile biten haftada bankaların 1-3 ay arası vade ile açtığı DTH ağırlıklı ortalama faiz oranı %3,33’dür. Bu oran 1 aya kadar vadede %2,51, 6 aya kadar vadede %3,01, 1 yıla kadar vadede %2,95, 1 yıl ve daha üzeri vadede %3,73 ve toplam olarak bakıldığında da %2,95’dir. Bu oranların bize yine brüt faiz oranlarını, yani vergi kesintisinden önceki faiz oranlarını gösterdiğini belirtelim. DTH açtıran mudiler şüphesiz elde ettikleri faizin yanı sıra kurların artış göstereceğini başka bir ifade ile TL’nin değer kaybedeceğini varsayıyorlar. Son yıllara baktığımızda Doların TL karşısındaki artışının yıllık ortalamada çift hanelerde seyrettiği görülüyor. Veri setinden detaylara bakabilirsiniz. Mudilerin DTH yönelmesi kurların biraz daha yukarılara gitmesini beraberinde getirdi. Kurlar da tekrardan enflasyonu tetikledi. DTH mi? TL mevduat mı? Hangisini tercih edelim diyorsanız, karşılaştırma için Dolara Yüksek Faiz! Öyle mi? başlıklı yazıya bakabilirsiniz.


Enflasyon çok yüksek olduğu için mudilerin döviz hesaplarına yönelerek kurdaki olası artışlar ile satın alma gücünü korumaya çalıştığını, yani ülkemizde dolarizasyonun hız kazandığını risk algımızdaki artış da buna eklenince, kurların alıp başını gittiğini, bu durumun da dönüp dolaşıp tekrardan enflasyonu artırdığını görüyoruz. Dolayısıyla mudilerin TL hesapları tercih edeceği, bunun için de TL hesapların yeterli reel faiz sunduğu, diğer taraftan harcamalarının kısılarak tasarrufların arttırıldığı bir ortama ihtiyaç var. Bunun için de enflasyonun düşmesi gerekiyor. 

Bankalar TL mevduat ve DTH bu oranda faizleri öderken, yurtdışı kaynaklardan da dolar bazında %6 civarındaki faiz oranlarıyla borçlanmalar gerçekleştirmektedir. Hal böyle olunca bu oranların üzerinde bir kredi faizi belirlemektedirler. Bu konuda bankaların orantılı davranıp davranmadığını değerlendirmek isterseniz Kredi Mevduat ve Faiz Oranları başlıklı yazıya bakabilirsiniz.

Enflasyonu kim düşürecek?
Merkez Bankası. Bu konuda görev ve sorumluluk Merkez Bankası’na ait. Özetlemek gerekirse, Merkez Bankası’nın faizleri artırarak, böylece kurları frenleyerek, enflasyonu düşürmeye çalıştığı ancak ortaya konan çabanın yeterli gelmediğini gördük son bir yılda. Aslında enflasyonu düşürebilmek için faizleri yükseltmemiz gerektiği, yüksek faizin bir taraftan harcamaları baskılayıp tasarrufları artırırken ülkeye döviz girişlerini de artıracağı ve böylece enflasyonun gevşemesi ile faizlerin düşeceği konusunda hem fikir olsak yol alabiliriz. Yani uzun vadede faizleri düşürebilmek için kısa vadede yüksek faiz gerektiği konusunda. Ancak faizleri düşürebilmek için bir süre yüksek faize, acı reçeteye, dayanabilmemiz gerekiyor. Aslında belki de hem fikiriz ancak Merkez Bankası o süreyi bir türlü bulamıyor da diyebiliriz. Yurtdışı finansman koşullarının zorlaştığı (bol para döneminin sonuna gelinmesi ve yurtdışı kaynakların faiz oranlarının artması) bir dönemde, yerli yatırımcı da döviz talebini artırırken buna büyümenin sürdürülmesi için harcamaların teşvik edildiği bir ortam eklenince, enflasyonda da hedeflere ulaşmanın zor olduğu söylenebilir. Sadece tek haneli bir enflasyon oranına ulaşılabilir ki, piyasadaki iyimser beklentiler de bu minvalde. Tek haneli de olsa yüksek enflasyon, bizim yüksek faiz problemimizi çözmenin önünde engel olarak durmaya devam edeceğe benziyor. Diğer taraftan yapısal reformlar ile dış finansmanı ülkemize sıcak para şeklinde değil de soğuk para yani doğrudan yatırımlar şeklinde çekmemiz gerekiyor. Ancak son zamanlarda dış finansmanda sıcak paranın oranı artarken soğuk paranın oranı azalıyor. Bu konuyu ise yüksek faizle değil yapısal reformlar ile çözebiliriz. 
  
Enflasyonu düşürmeden faizleri düşüremez miyiz?
Enflasyonun çift hanede ve ileride de yüksek kalacağı beklenen bir ortamda, örneğin %5 faiz oranı ile mevduat hesabı açtıracak birilerini bulabilir miyiz? Sanırım hayır. Dolayısıyla bu yolla çözemeyiz. Mevduat ve kredilerdeki vergi yükünü azaltırsak olabilir mi? Bu mümkün. Ancak bu durumda da açığı son yılda önemli ölçüde artan bütçeye bir yük gelecek demektir. Kamu bankaları eli ile düşük faiz ile kredi kullandırma uygulamasına gidilebilir mi? Bu da mümkün. 2017 yılında bankacılık sektörünün 49 milyar TL’lik karının %37’si kamu bankalarına ait. Ancak bu durum da 90’lı yılların görev zararlarını hatırlatması açısından dikkat edilmesi gereken bir konudur. Bu tür uygulamalar ile belirli bir kesime belirli süre ile faizleri düşürebiliriz. Enflasyonu düşürmeden faizleri kalıcı olarak düşürmek mümkün olmaz.

Adam Smith’in görünmez eli piyasaları dengeye getirse bu çabalara hiç gerek kalmasa diyoruz ancak devletin müdahalesi bazen gerekiyor, ancak istenen sonuçlar her zaman alınamıyor. Bir iki örnek verelim. 2006 yılında bazı ürünlerde KDV indirimine gidildiğinde fiyatlarda beklenen indirim pek olmamış bazı firmalar “zaten zam yapmayı düşünüyorduk zam yapmayıveririz” deyip fiyat indirimine pek sıcak bakmamıştı. 2017 yılında çeşitli sektörlere verilen desteklerde de benzer durumlar yaşandı. Vergi indirimlerinin fiyatlara pek yansımadığı, sadece indirim dönemi bittikten sonra firmaların “vergi indirimi biz karşılıyoruz” diyerek bir süre daha satışlarını artırmaya çalıştıklarına dair birçok haber yapıldı. Yani vergi indirimleri ile harcamalar artırılabiliyor ancak enflasyonu düşürmek pek mümkün olmuyor. Enflasyon düşmeyince faizler düşmüyor, yüksek faizler de dönüp dolaşıp enflasyonu artırıyor. Birbirini besleyen ve kesinlikle kırmamız gereken bir döngü ortaya çıkıyor. 

Bu konu üzerine çok şeyden bahsedilebilir. Kısaca bir konuya daha değinelim. Yüksek faiz reel sektör yatırımlarının önünde büyük bir engel. Yüksek faiz ile özel sektörün karlı yatırımlara girişmesi zor. Ancak reel sektörü yatırımdan vazgeçiren veya erteleten başka faktörler neler? Faizin dışında ne tür konular var. Buraya da eğilmemiz sorunları bizzat reel sektörden dinlememiz gerekiyor. 

Dünyada faizlerin arttığı ve dış finansman koşullarının zorlaştığı, ülkemizin ise özellikle reel sektörün döviz borcunun geldiği nokta dikkate alınarak, reel sektör ve finans sektörünün görüşlerine başvurup yapısal reformlara eğilerek, ülkemizin bu sıkıntılı süreci de atlatabileceğini umuyorum.

29 Mart 2018 Perşembe

Ekonomik Büyüme

2017 yılında Türkiye ekonomisi %7,4 oranında büyüme kaydetti. I. ve II. Çeyrekte %5,4 büyüyen ekonomi, III. Çeyrekte %11,3, IV. Çeyrekte de %7,3 oranında büyüdü. 2016 yılının III. Çeyreğinde negatif gelen büyüme ve yılı %3,2 gibi görece düşük bir büyüme oranı ile kapatmış olmanın verdiği huzursuzluk ile 2017 yılında büyüme odaklı bir politika izlendi. Dolayısıyla büyüme açısından sonuç alındığı da belirtilebilir. Türkiye ekonomisi potansiyelin üzerinde, %7,4 oranında büyüdü. Potansiyel büyüme denilince bir ekonominin uzun dönemde ortalama büyüme oranı akla gelir. Her ne kadar GSYH hesaplarında değişiklik ile bu durum tartışmalı hale gelse de, Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme oranının %4 - %5 civarında olduğu düşünülmektedir. Nitekim TUİK’den elde edilen ve aşağıdaki grafikte yer alan büyüme oranlarının ortalaması yaklaşık %4,8’dir. Dolayısıyla 2017 yılında Türkiye ekonomisinin potansiyelinin üzerinde büyüdüğü görülmektedir.  

     
Büyüme nasıl sağlandı?
2017 yılında büyümeye odaklanan ekonomi politikası genişlemeci maliye politikası ile bunu sağlamaya çalıştı. Teşvik ve vergi indirimleri, Kredi Garanti Fonu desteği ile kullandırılan 200 milyarı aşan kredi ekonomik büyüme üzerinde etkili oldu. Bu durumun yanı sıra özelikle yılbaşlarında enflasyon oranına yakın bulunan, yani reel getiri sunmayan mevduat faizlerinin de vatandaşları tasarruftan ziyade tüketime yöneltmesi büyüme üzerinde etkili oldu.

Kişi başına düşen gelir arttı mı?
Aşağıda yer alan grafikte de kişi başına düşen GSYH yer almaktadır. Bu değerler GSYH’nin nüfusa bölünmesi ile bulunuyor. 2017 yılında kişi başına düşen GSYH’nın 10.597 Dolar olduğu görülmektedir. Bu tutar geçen yıldan düşük olduğu gibi küresel krizin yeni yeni hissedilmeye başladığı 2008 yılındaki değerden de daha aşağıda bulunmaktadır. 2017 yılında ekonomi potansiyelini üzerinde büyümüştür ancak kur artışı ve nüfus artışı dikkate alındığında kişi başına düşen GSYH’nin azaldığı görülmektedir.


Büyüme beraberinde ne getirdi?   
Yıllardır %1 seviyesinde seyreden bütçe açığının GSYH’ye oranı %1,5’e yükseldi. Bu sıçrama şüphesiz önemli ve tedirgin edici. Zira ekonomimizin en güçlü yanını yıllardır mali disiplin oluşturuyor. Mali disiplinden vazgeçilmesi başka bir ifade ile kalan tek çıpanın elden bırakılması, farklı sorunları beraberinde getirebilir. Ancak bu konuda AB kriterinin %3 olduğunu belirtmek de gerekir. Şimdilik bu seviyelerden uzak olunsa da yatırımcılar tarafından bu gösterge dikkatle izlenmektedir. Bütçe açığının artması doğal olarak faizlerdeki artışı da beraberinde getirmiştir. 2 yıllık devlet tahvili faiz oranları %14’leri aşmıştır. Bu ilerleyen dönemlerde faiz yükünün daha da artacağı anlamına gelmektedir.

Hane halkı da devlet gibi harcamalarını artırmıştır. Aynı zamanda reel faizi tatmin edici bulunmayan TL mevduat yerine hane halkı dövize yönelmiştir. Yıl içinde yurt içinde yerleşiklerin yabancı para mevduatı 20 milyar Dolardan fazla artarak 170 milyar Dolara dayanmıştır. Aynı zamanda döviz tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki oranı artarak %45 seviyelerine ulaşmıştır. 

Genişlemeci maliye politikasına, hane halkı harcamaları eşlik ederken para politikasının yeterince sıkı olmaması enflasyon oranlarını yükseltmiştir. Artık %5’lik hedeften ziyade enflasyonun tek haneye inip inmeyeceği tartışılmaktadır. Yükselen enflasyon oranı son zamanlarda bozulan gelir dağılımı adaletsizliğini daha da artırmaya adaydır. Gelir dağılımı adaletsizliği yüksek enflasyonun beslediği önemli bir problemdir. Aynı zamanda bu durum ekonomik büyümenin toplumun genelinde yeterince hissedilememesine de neden olmaktadır.

Cari açık 2017 yılında 47,1 milyar Dolar olarak gerçekleşmiştir. Cari açığın milli gelire oranı ise %5’i aşmıştır. Aynı zamanda cari açığın finansman kalitesi de bozulmuş, cari açık önemli oranda sıcak para ile finanse edilir hale gelmiştir. Hatta finansmanın cari açığı kapatmaya yetmemesi rezerv kullanımına neden olmuştur. Yani cari açık artarken finansman kalitesi de bozulmuştur. Bu gösterge kırılgan ekonomiler arasında sayılmamızın en önemli nedenlerinden biridir. 

Bu sayılan nedenlere jeopolitik risk de eklendiğinde kurlar yukarı doğru gitmiştir. Dolar 4TL’yi aşmış Euro 5TL’ye dayanmıştır. ABD’de yükselen faizler ve FED’in bilanço küçültme operasyonları da bu duruma etki etmiştir. Sayılan sebepler ile Türk Lirası son zamanlarda negatif ayrışan, yani kendi grubunda en çok değer kaybeden para birimi olmuştur. Ancak Dolar endeksinin düşük seviyelerde kaldığı yani Amerikan Dolarının gelişmiş ülke para birimleri karşısında değer kazanamadığı da belirtilmelidir. Bir de bu durum gerçekleşir Dolar değer kazanmaya başlar ise Türk Lirasındaki negatif ayrışma devam edebilir. 

Tuik tarafından GSYH hesaplamalarında yapılan revizyonlar yoğun eleştiriler almıştır. Geçmişte bu sitede de bu konuda bazı değerlendirmeler yapılmıştır. Hesaplama yöntemlerindeki değişiklik bir takım tartışmaları beraberinde getirse de, yine TUİK tarafından açıklanan göstergelerin kullanılmaya devam edilmesi gerekmektedir.

15 Mart 2018 Perşembe

Türkiye’de Sıcak Para

Cari açık veren başka bir ifade ile ürettiğinden fazla tüketen toplumlar, başkalarının tasarruflarına ihtiyaç duyar. Yabancıların yaptığı söz konusu tasarruflar bir ülkeye soğuk ve sıcak para olmak üzere temelde iki şekilde giriş yapar. Sıcak para yabancı yatırımcının bir ülkede hisse senedi veya tahvil satın almak, bankalarda mevduat hesabı açtırmak veya belirli anlaşmalarla borç vermek suretiyle bir ülkeye gelen dövizdir. Sıcak paranın hisse senedi ve tahvil piyasalarında değerlendirilmek üzere gelen kısmına portföy yatırımları adı verilmektedir. Önceki yazım sıcak para hakkındaydı. Şayet okumadıysanız bu yazının daha iyi anlaşılması için göz atmanızda fayda var. Bu yazıda ise Türkiye’deki sıcak para hareketlerini değerlendirelim.

Türkiye’de sıcak para
Aşağıda yer alan grafikte, net sıcak para miktarları milyar dolar cinsinden bulunmaktadır. TCMB’den sağlanan bu veriler, 2000 yılından bu yana grafikte yer alıyor. Sıcak para hisse senedi ve tahvil piyasamıza gelen portföy yatırımlarını, reel kesimde firmaların, başta bankalar olmak üzere finansal kesimin ve kamunun gerçekleştirdiği borçlanmaları kapsamaktadır. Peki, ne yok bu rakamların içinde diye sorarsanız, doğrudan yatırımların olmadığını belirtebiliriz. Yani yabancı yatırımcının Türkiye’de bir işletme kurması veya kurulu bir işletmeyi kısmen ya da tamamen satın alması başka bir ifade ile “soğuk para” bulunmamaktadır. Yabancıların Türkiye’de satın almış olduğu gayrimenkuller karşılığında gelen dövizin de, her ne kadar üretime sınırlı katkısı olsa da, doğrudan yatırım olarak yani soğuk para olarak değerlendirildiğini de belirtmek gerekir.      


2000 yılında gerçekleşen 9 milyar dolarlık sıcak para girişinin, o zamana kadar gerçekleşen en yüksek tutar olduğunu öncelikle belirtelim. Kasım 2000’de yaşanan likidite krizine rağmen yaşanan bu giriş, 2000 yılı başında uygulamaya konulan ekonomik program ile ilgili. 90’lı yılların kronik hale gelmiş ekonomik sorunlarını çözme adına ciddi bir gayret ortaya konmuş, IMF ile yapılan anlaşma ile yılın ilk altı ay işler yolunda gitmiştir. Kısa sürede önemli sonuçlar da elde edilmiştir. Ancak sonrasında bazı konularda yaşanan anlaşmazlıklar, Kasım 2000 likidite krizine neden olmuştur. IMF’nin ek likidite desteği ile sıkıntı kısmen atlatılsa da, reformlar konusunda yaşanan tıkanıklık ülkemizi, Türkiye tarihinde görülen en büyük yerel kriz olan Şubat 2001 krizi ile yüzleştirmiştir. Dalgalı döviz kuruna geçtiğimiz 2001 yılında, 17 milyar dolarlık ciddi miktarda sıcak para çıkışı gerçekleşmiştir. 

Daha sonra, bu sefer ciddi bir kriz atlatmış olmanın da etkisiyle, benzer bir ekonomik program tekrardan uygulamaya konulmuştur. Bu süreçte bankacılık sistemi sağlam bir zemine kavuşmuş ve kamu mali disiplini sağlanmıştır. Bu iki önemli yapısal reforma, Avrupa Birliği sürecinde yaşanan gelişmeler ve müzakerelere başlanmasının da ülkemize önemli katkısı olmuştur. 2007 yılına kadar başta bankalar olmak üzere özel sektör yurtdışından önemli miktarlarda kaynak temin edebilmiştir. 

2008 Eylül’ün de Lehman Brothers adlı yatırım bankasının yaklaşık 600 milyar dolar borçla batması, 2007 yılında ABD’de baş gösteren küresel krizin tüm dünyaya yayılmasını tetiklemiştir. Böylece dünya ekonomisi 2008’in son çeyreği ve 2009 yılında ciddi sorunlar ile karşılaşmış, bu durum bizi de etkilemiş ve ülkeye giren sıcak para 2009 yılında 3 milyar dolara kadar gerilemiştir. Ancak FED’in küresel krizden çıkış için faiz oranlarını %5 düzeylerinden hızla %0,25 çekmesi bununla da yetinmeyip bilançosunu 0,7 trilyon dolardan 4,5 trilyon dolara çıkarması hem küresel krizin etkilerini azaltmada hem de gelişmekte olan ülkelere ciddi miktarlarda para akışına neden olmuştur. Ülkemize gelen sıcak para 2013 yılında 64 milyar dolara kadar ulaşmıştır. 2015 yılı ise Fed’in faiz artırmaya başlama tartışmaları ve yılın son ayında faizleri uzun bir aradan sonra artırmaya başlamasıyla birlikte, bu devasa parasal genişlemenin sonuna gelindiği algısı oluşmuştur. O yıl Türkiye’den 2 milyar dolarlık sıcak para çıkışı gerçekleşmiştir. Aynı yıl Borsa İstanbul 100 endeksi %14, dolar bazında ise %32 oranında değer kaybetmiştir. 

Amerikan ekonomisi toparlarken, Avrupa Birliği ülkelerinin yüksek borç düzeylerinden dolayı görece toparlayamamış olması, Avrupa Birliği Merkez Bankası’nın ve Japonya Merkez Bankası’nın parasal genişlemeyi Fed ile sonlandırmamış olmaları gelişmekte olan ülkelere sıcak para girişini devam ettirmiştir. Türkiye’ye 2016 yılında 13, 2017 yılında da 30,8 milyar dolar sıcak para girişi gerçekleşmiştir. Ancak Fed gibi diğerlerinin de parasal genişlemeyi yavaş yavaş sonlandıracak olmaları cari açık veren Türkiye gibi ülkeleri önemli sorunlar ile yüzleştirebilir. Bu sorunlar başta kurlarda artış, ki son günlerde yüksek cari açık verisi ile ivme kazandığı gibi, düşürülemeyen enflasyon ve yüksek faiz olarak kendini gösterebilir. 

Burada bize düşen sıcak paraya olan ihtiyacımızı azaltacak yapısal reformlara girişmektir. Bu da yüksek katma değerli üretim ile mümkündür. Potansiyeli nispetinde dünya ile rekabet edebilen bir Türkiye'nin, birçok yerde dile getirildiği gibi başta eğitim ve hukuk alanında yapısal reformlara ihtiyacı vardır.

28 Şubat 2018 Çarşamba

Sıcak Para

Sıcak para ekonomi gündemimize zaman zaman girmekte ve ilgi çeken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sıcak para nedir? Sıcak para bir ülkeye niçin gelir? Sıcak para kısa vadeli midir? Türkiye sıcak paraya bağımlı mıdır? Sıcak paraya vergi uygulanmalı mıdır? Bu yazımızda bu sorulara cevap vermeye çalışalım.

Sıcak para nedir?
Sıcak para bir ülkeye doğrudan yatırımlar dışında gelen yabancı paradır. Genellikle sıcak para denildiğinde hisse senedi, tahvil gibi finansal araçlarda değerlendirilmek üzere o ülkeye gelen yabancı paralar akla gelir. Aynı zamanda bir ülkenin hisse senedi ve tahvil piyasasına gelen sıcak para, portföy yatırımları olarak da adlandırılır. Ancak sıcak para bu finansal araçlar ile sınırlı değildir. Başta bankalar olmak üzere finansal kesime ve reel sektöre yabancılar tarafından açılan krediler ve yabancıların açtırdığı mevduat hesapları da sıcak para olarak değerlendirilmektedir. Özetle sıcak para deyince, yabancıların hisse senedi, borç senedi satın almak, mevduat veya tevdiat hesabı açtırmak veya belirli antlaşmalar ile borç vermek sureti ile ülkeye getirdikleri yabancı para yani döviz akla gelmelidir. Özellikle cari açık veren Türkiye gibi ülkelerde ortaya koyduğu sonuçlar açısından, sıcak paranın ülkeye girişinden ziyade çıkışının daha çok önem arz ettiği belirtilebilir. 

Sıcak para bir ülkeye niçin gelir?
Kendi ülkesinde veya başka diğer ülkelerde elde edebileceği getiriden çok daha fazlasını kazanacağını bildiği veya umduğu için gelir. 

Sıcak para kalıcı mıdır?
Değildir. Ülke riskinde beklenenin üzerinde bir artış olması durumunda sıcak para hızla ülkeyi terk edebilmektedir. Özellikle likiditenin yüksek olduğu hisse senedi ve tahvil piyasasında ani çıkışlar görülebilmekte bu durum kur artışlarını da beraberinde getirmektedir. Ancak finansal veya reel kesime açılan kredilerde durum biraz farklıdır. Örneğin bir bankanın yurt dışındaki bankalardan 1 yıl vade ile kullandığı bir sendikasyon kredisi vadesinde ödenecektir veya yenilenebilecektir. Uygulamada bu kredilerin yurt dışı finansman koşulları ve ülke riskine göre değişen faiz oranlarıyla yenilendiği böylece bu yolla ülkeye gelen sıcak paranın uzun süre ülkede kalabildiği görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında bu tür krediler için sıcak para yerine “ılık para” ifadesinin kullanılması daha uygun olabilir. Ilık para konusunu başka bir yazıda daha yakından ele alalım.

Sıcak paraya bağımlı mıyız?
Bir örnek ile bu sorunun cevabını arayalım. Belirli bir dönemde 100 TL geliriniz var ve siz 125 TL harcama yapıyorsunuz. Olmayan parayı harcayamayacağınız için; 25 TL borçlanmanız, yeteri kadar borç bulamazsanız da acil durumlar için bir kenara koyduğunuz paranızdan kullanmanız ya da sahip olduğunuz bir varlığı satarak fazla harcamanızı finanse etmeniz gerekmektedir. Diyelim ki; gelirinizin üzerinde harcamış olduğunuz 25 TL’nin 15 TL’sini kısa vadeli veya bir vadeye bağlı olmaksızın bir yakınınızdan “ne zaman istersen o zaman bir yolunu bulur öderim” şeklinde borçlandınız. 5 TL’lik uzun vadeli borçlanma gerçekleştirdiniz. Daha fazla borçlanma imkânınız yoktu ve 125 TL harcayabilmek için acil durumlarda kullanmak üzere bir kenara ayırdığınız paradan 5 TL kullandınız. Bu durumun uzun yıllar devam ettiğini yani her yıl gelirinizden fazla harcama yaptığınızı düşünelim. Bu fazla harcamayı borçla finanse ediyorsunuz. Bazen ihtiyacınızdan fazla borçlanıyor ve fazlalığı bir kenara koyuyorsunuz. Bazen de yeterinde borç bulamıyor acil durumlar için ayırdığınız paradan kullanıyorsunuz. Bu durum yıllar yılı bu şekilde devam ediyor. Sizce bu kişi sıcak paraya bağımlı mıdır? Yani örnekteki 25’lik açığın 15 TL’sini finanse ettiği sıcak paraya bağımlı mıdır? 

Türkiye 2017 yılında 47,1 milyar dolar cari açık verdi. Cari açığın finansmanı, yukarıda verdiğim örnekteki gibi oldu. Bu açığın 30,8 milyar doları sıcak para ile 8,1 milyar doları da soğuk para ile finanse edildi. Açığı kapatmaya borçlanmalar yetmedi ve 8,2 milyar dolarlık rezerv kullanımı gerçekleşti. Türkiye yıllardan beri cari açık veriyor ama genelde cari açıktan fazla borçlanma gerçekleşiyordu. Ancak 2017 yılında borçlanmalar açığı kapatmaya yetmedi. Aşağıda yer alan grafikte de görülen bu durum, cari açığın finansman kalitesindeki kötüleşmeyi bize gösteriyor.

    
Türkiye’nin kısa vadede cari açıktan kurtulabilmesi pek mümkün görünmüyor. Uzun vade için ise evet, İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız” diyor. Uzun vade için tahmin yapmak kolay değil. Ancak uzun vadede cari açığı fazlaya çevirmeye dönük bir çabamız olmalı. Bunu da, bir cümle ile ifade etmek gerekirse, katma değeri yüksek üretim ile gerçekleştirebiliriz.

Sıcak paraya vergi uygulanmalı mıdır?
Yabancı yatırımcı 2017 yılında Türkiye tahvil piyasasında %14’leri aşabilen oldukça yüksek seviyelerde bir faiz geliri elde etti. Hisse senedi piyasasında ise BIST 100 endeksinin getiri oranı %52,1 oldu. Bu oranlar yıllık ve çoğu yerde göremeyeceğimiz kadar yüksek oranlar. Tabii bu piyasalarda yatırım yapan yerli yatırımcılar da bu kazançları elde etti. Ancak yabancı yatırımcılar için iki unsur bu durumu farklılaştırıyor. Ülkemizde, benzer ülkelerin hiçbirinde göremeyeceğimiz yüksek enflasyon oranları bu getirileri eritiyor. Yabancı yatırımcının ise böyle bir sorunu bulunmuyor, o Türkiye’de yaşamıyor dolayısıyla yüksek enflasyon oranı onu etkilemiyor. İkincisi kur farkları. Şayet yabancı yatırımcı Türkiye’de yatırıma başladığı ve yatırımını sonlandırdığı dönemde TL değer kazanmışsa bu yatırım “tatlının kaymaklısı” haline geliyor. Yani yüksekten bozdurduğu dövizi daha düşük kurdan geri alarak ilave bir kazanç elde etmiş oluyor. Şüphesiz bu durumun tersi de yabancının getirisini azaltıyor. Bütün bunlar dikkate alındığında yabancı yatırımcıdan ilave vergi alalım düşüncesi akla geliyor.

İktisatçı James Tobin tarafından sıcak paraya vergi uygulaması öne sürülmüştür. Tobin vergisi olarak adlandırılan bu vergi yabancının görece yüksek kazancını azaltmaktan ziyade sıcak paranın hareketini yavaşlatmayı hedeflemektedir. Sıcak paranın hızlı hareketinin borsalar ve kurlarda çok yüksek dalgalanmalara neden olduğu bilinmektedir. Piyasalardaki ani dalgalanmalar da krizleri tetikleyebilmektedir. Tobin vergisi sıcak paranın hareketini yavaşlatarak piyasalardaki dalgalanmayı azaltabilir. Ancak bu durum sıcak paranın o ülkeye gelmesini de engelleyebilir. Türkiye gibi yüksek cari açığa sahip ülkelerde bu verginin uygulanması pek kolay görünmemektedir. 
     
Küresel kriz ile başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde başlayan parasal genişleme sürecinde, gelişmekte olan ülkelere ciddi miktarlarda para akımları gerçekleşti. Bu sürecin her ne kadar sonuna gelinse de, uluslararası piyasalardan bir şekilde borç bulabiliyorsunuz. Ancak katlandığınız maliyet yani borçlanma faizi yüksek oluyor. Yüksek faiz vererek borçlanmak günü kurtarsa da ileride büyük sorunlara yol açabiliyor. Hatta 2017’de ülkemizde olduğu gibi yüksek faize rağmen yeterince sıcak para çekemiyor, rezerv kullanımı gerçekleştirmek durumunda kalabiliyoruz. Buna ise içeride genişlemeci maliye politikası ve buna bağlı olarak artan borçlanma ihtiyacı, dışarıda ise Fed’in faiz artırımları ve bilanço küçültmeye başlamış olmasına paralel olarak yükselen ABD faizlerinin neden olduğu belirtilebilir. ABD’de faizlerin yükselmesi yatırımcıların risk iştahını azaltarak gelişmekte olan ülkelerden çıkmalarını beraberinde getirebilir. Aslında önemli olan konu cari açığın finansmanı için yeterince soğuk para çekemememiz ve sıcak paraya bel bağlamamızdır. Sıcak para görüldüğü üzere bizi yüksek faize mahkûm edebilmektedir.

Türkiye’de sıcak para hareketleri ve bu hareketin ekonomiye ve piyasalara olan etkisini sonraki yazıya bırakalım.

12 Şubat 2018 Pazartesi

Kredi Mevduat ve Faiz Oranları

2017 yılında bankaların faiz gelirleri, mevduata ödedikleri faiz giderlerinin 2,14 katı olarak gerçekleşti. Bankalar 200,2 milyar TL faiz geliri elde ederken, bankaların mevduata ödedikleri faizler 93,6 milyar TL oldu. Aşağıda yer alan grafikte de bankaların faiz gelirlerinin faiz giderlerine oranı yer almakta. 2002 yılında kredilerden elde edilen faizler mevduata ödenen faizlerin %39’u kadar. 2004 – 2006 arasında bu oran %100 civarında. Yani faiz gelirleri faiz giderlerine eşit. Sonrasında artış devam ediyor ve 2017 sonunda bu oran %214’e ulaşıyor.


Bu bilgiler size bankaların her geçen yıl müşterilerine daha yüksek faiz uyguladıkları çağrışımı yapmış olabilir. Ancak durum böyle değildir. Bu oranın önemli ölçüde artmış olmasının nedeni, ilgili süreçte kredilerin mevduattan çok daha hızlı artmış olmasıdır. Aşağıdaki grafik, kredi ve mevduatın gelişimini gösteriyor. 2002 yılında krediler 49 milyar TL iken mevduat kredilerin yaklaşık 3 katı, 138 milyar TL. Zamanla krediler çok daha hızlı artış gösteriyor ve mevduatın üzerine çıkıyor. 2017 yılı sonu itibariyle krediler 2,1 trilyon TL’ye mevduat ise 1,71 trilyon TL’ye ulaşmış bulunmakta.

  
Aşağıda yer alan grafikte de Kredi / Mevduat oranı yer alıyor. Bu oranın ilk değeri %36 iken 2017 sonu itibariyle bu oran %122,6 seviyesinde. Bu veriler BDDK’dan elde edilmiştir. Sonuç olarak kredilerden elde edilen faiz gelirinin mevduata ödenen faiz giderine olan oranının artış sebebi, kredilerin mevduattan çok daha hızlı artmış olmasıdır.


Peki, bankaların faiz oranlarında ölçülü davranıp davranmadıklarını nasıl anlayabiliriz? Bu sorunun cevabı önemli. Nitekim medyada da sık sık gündeme gelen bir konu ve bankaların kredi faizlerini gereğinden çok daha yüksek tuttukları şeklinde bir genel kabulün olduğu belirtilebilir. Peki, bu doğru mu? Bunun için bankaların kredi faizleri ve mevduat faizleri arasındaki farka göz atmakta fayda var. Aşağıda yer alan grafikte TL üzerinden açılan ticari kredi faiz oranından, TL üzerinden açılan toplam mevduatın faiz oranı arasındaki fark bulunmakta. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan elde ettiğim bu veri 2002 yılına kadar uzanıyor. 


Bankalar kar edebilmeleri için kredi faiz oranları mevduat faizlerinin üzerinde olması gerekir. Yine bankaların maliyeti mevduata ödedikleri faizleri ile sınırlı da değildir. Grafikte 2002’in son 2003’ün ilk yarısında kredi faizlerinin mevduat faizinden daha düşük olduğu görülüyor. Ancak ilgili tarihlerde kredilerin hacim olarak çok düşük olduğunu da belirtmek gerekir. Yani bu olumsuzluğun bankalara etkisi sınırlı olmuştur. Yine 2007-2008 ve 2010 yıllarında kredi ve mevduat faizleri hemen hemen aynı seyretmiştir. 2012’den bu yana da ticari kredi ve mevduat faizleri arasındaki fark 4,5 (450 baz puan) düzeyinde seyretmiştir. Örneğin bankalar %12,5 ile mevduat toplamakta, %17 ile ticari kredi kullandırmaktadır. Bu yüzdeler son haftaların ortalama oranlarını da yansıtmaktadır.
Aşağıda yer alan grafikte ise tüketici (İhtiyaç, Taşıt, Konut, KMH) kredisi faiz oranlarından mevduat faiz oranlarının çıkarılması ile oluşturulmuştur. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bu veriyi 2012 yılından bu yana sunmaktadır. Bu fark 2013 yılının ikinci yarısına kadar oldukça yüksektir. Sonrasında ortalama 800 baz puan civarında seyretmektedir. Örneğin bankalar %12,5 ile topladığı mevduatı tüketicilere kredi olarak %20,5 üzerinden kullandırmaktadır. Aynı zamanda bu oranlar son haftaların ortalama oranlarını da yansıtmaktadır.

   
Bankalar mevduat faiz oranının üzerine 450 baz puan koyup ticari kredi kullandırıyorken, tüketici kredilerinde bunu 800 baz puana çıkarmış olması muhtemelen dikkatinizi çekmiştir. O zaman aşağıdaki grafiğe de bir göz atalım. Bu grafikte de tüketici kredileri ve mevduat faiz oranları arasındaki fark var ancak Kredili Mevduat Hesabı, KMH dâhil değil. Sadece konut, taşıt ve ihtiyaç kredisi yer almakta. Bu şekilde bakıldığında aradaki farkın ortalamada 800 baz puandan 500 baz puana düştüğü görülüyor. Yani KMH faiz oranı diğer tüketici kredisi faiz oranlarından oldukça yüksek. KMH vadesiz mevduat hesabınızın negatif bakiyeye inmesine imkân sağlayan bir ürün. Yani siz hesabınızda olmayan bir parayı çekerek hızlı bir kredi kullanmış oluyorsunuz ve size sunulan bu hizmetin bedeli diğerlerinden oldukça yüksek. Burada finansal okuryazarlık düzeyimiz önem arz ediyor. Örneğin belirli bir süre yaşadığımız bir yerde bir markete girdiğimizde fiyatları az çok kestirebiliriz ve hiçbir ürüne 2 katı bir fiyat vermek istemeyiz. Ancak KMH ile bu hatayı birçok insan yapıyor. Tüketici kredisi kullanarak katlanacağı maliyenin yaklaşık iki katı bir maliyete katlanıyor. Örnek birebir aynı olmasa da durum çok farklı değildir. Acil durumlar için bir miktar parayı kenarda bulundurmanız gerekir. Diyelim buna imkân yoktu ve mecbur kaldınız. O zaman en kısa sürede bunu kapatmak kendinize yapacağının en iyi iş olacaktır. Yok, hayır bunu bir alışkanlık haline getirmiş ve her ay maaş yattığında kesinti yapılıyor sonra siz tekrardan bu krediyi kullanıyorsanız ve bu uzun süre devam ediyorsa bunun kendinize yapabileceğiniz en büyük ekonomik kötülük olduğunu bilmenizde fayda var. Amiyane tabirle bankaya çalışıyorsunuz da diyebiliriz. Maalesef kredi kartında da benzer durumlar yaşanıyor. Böyle bir duruma düşmüş iseniz makul bir ödeme planı ile diğer kredi ürünlerine geçiş yapmaya çalışmalısınız.      


Bankaların ticari kredi faizleri, mevduat faizinden 450 baz puan yüksekken, tüketici kredilerinde 500 baz puan üzerinde. Peki, bu farklar makul mü? Bunu da kısaca cevaplamaya çalışalım. Bunun için bankaların özsermaye karlılıklarına bakmakta fayda var. Yani elde edilen karın yatırılan sermayeye oranına. 2017 yılında bu oran %16 olarak gerçekleşti. Son iki yıldır artış gösteriyor ancak geçmiş dönem ortalamasının bir miktar altında.

   
Bu yazıda bankaların kredi ve mevduat faizlerinde ölçülü davranıp davranmadığını değerlendirmeye çalıştık. 2012 yılından bu yana belirli bir seviyede yatay seyrettiğini görmüş olduk. Bankaların en önemli kaynağı mevduat olsa da mevduat dışı borçlanma da yaptıkları ve bu maliyetlerin son zamanlarda arttığı da dikkate alınmalı. Diğer taraftan bu konuda oransal farklar kullanarak da bir analiz yapılabilir. Örneğin %2 mevduat faizine %5 ekleyip %7 ile kredi kullandırmak ile %20 mevduat faizine %5 ekleyip %25 ile kredi kullandırmak aynı şey değildir. Ancak burada böylesi bir dalgalanma olmadığını kredi ve mevduat faizlerinin belirli aralıklarda gidip geldiğini de belirtmek gerekir.